"Yo siempre me había imaginado el paraíso bajo la especie de una biblioteca."
"Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir."
Jorge Louis Borges

2 Haziran 2012 Cumartesi

ELDİVENLER-ROBERT WALSER

Başka hiçbir şey çekmiyor dikkatimi; gördüğüm sadece masanın kenarında duran, bir çift yorgun eldiven. Nasıl da hüzünlü ve yorgun görünüyorlar bana bu eldivenler.

Kimsenin ellerine uymayacak mı? Bu yüzden mi burada böylece duruyorlar, sonbahar yaprakları gibi? Koyu kahverenkli kürk ile harçlanmış ve sarıya boyanmışlar.

Uzun ve dar. Bir çift güzel ele sığınamayan eldivenler nasıl da mahsun durur öyle! Ve bir çocuk geliyor, küçük bir kız çocuğu.

Denemek istiyor eldivenleri, ama olmuyor ellerine: Elleri çok küçük, minicik parmakları yeterince uzamamış daha. Şimdi de irice bir kadın gelen, fakat onun da elleri çokca tombul, parmakları da çokca kalın. Sonra bir aktris geliyor ve deniyor işte, yine olmuyor:

Fazla sağlıklı elleri. Eni uygun, ama el çok kıvrımlı, dikişlerini patlatır bu eldivenin. Ve derken, uzun boylu, güzel, hüzünlü bir kadın geliyor. Ah işte! Uyuyor eldivenler onun ellerine. Uzun eller, dar, kederli, ince eller... Tam oluyor eldivenler bu ellere. Mutlu, neşeli eldivenler  ve kederli, güzel, mutsuz bir kadın.

Çeviren: Behlül Dündar


AYNALAR-EDUARDO GALEANO

“Dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek”

Uruguaylı büyük yazar Galeano’dan, yine yeryüzü belleğinin diplerinde kalmış gerçekler, tuhaf öyküler dahası bizim ve tarihimizin aslında ne olduğunu bize gösteren ayna metinler toplamı bir kitap.Keskin bir ironi dili var Galeano’nun. Bir avuç gerçek aydın ve muhaliflerden biri. Anlatıklarında görülen acıyı gerçekten yaşadığı inancını yakalıyoruz onu okurken; kitaplarının gücü önemli bir ölçüde buna dayanıyor. Sahte bir dil ile konuşmuyor bu yazar. Dil sahteyse eğer anlatılanlar gerçek bile olsa, etkisi hiç olacaktır. 
Diğer kitaplarında daha çok Latin Amerika tarihine ve öykülerine yer verirken bu kez tüm dünya tarihini kaplayan bir çalışma veriyor bize. Kimseye bir ayrıcalık yok; yeri gelince herkes suçlu, kimi zamanda kurban.
Hugo Chavez,“Latin Amerika’nın Kesik Damarları” adlı kitabını Obama’ya hediye ettiğinde başta Amazon olmak üzere birçok yerde en çok satanlar listesine oturmuştu Galeano.

-
Eduardo Galeano imzalı bir kitabın kapağını çevirmek üzereyseniz, bilmeniz gereken bir gerçek var: bu kitap alıştığınız kitaplara hiç benzemez. İster öykü, ister deneme, ister anlatı, türü ne olursa olsun, Galeano anlattıkları kadar anlatma biçimini de önemseyen, muhalif bir edebiyatçı.

"İnsanların, özellikle de Latin Amerika halkının mustarip olduğu unutkanlıkla savaşmak için" yazdığını belirten Eduardo Galeano, geçtiğimiz mayıs ayında Chavez, Obama'ya Latin Amerika'nın Kesik Damarları kitabını hediye etmeden önce de çok tanınan, çok okunan bir yazardı. Ama bu olay, onun tüm dünyada çoksatanlar listelerine girmesine yol açtı.

Eduardo Galeano'nun son kitabı Aynalar, eski çağlardan günümüze uzanan dünya tarihini kısa öyküler, denemelerle anlatan, şimdiye dek alıştıklarınızdan çok farklı, çok renkli, çok muhalif bir tarih kitabı.

Eduardo Galeno Aynalar'la dünyaya bakışınızı değiştirmeyi vaat ediyor.

*
"Ben hatırlama takıntısı olan bir insanım," diyor Eduardo Galeano, tarihçi olarak anılmasına itiraz ederek. "Her şeyden çok da Amerika'nın, unutkanlıktan mustarip Latin Amerika'nın geçmişini hatırlama takıntım var."

Mayıs 2009'da Venezüella başkanı Hugo Chavez, Galeano'nun "Latin Amerika'nın Kesik Damarları" kitabını ABD başkanı Barrack Obama'ya hediye ederek bir kez daha emperyal gerçeklerin altını çizdi.

"Neredeyse Evrensel Bir Tarih" olan Aynalar, yeri geldiğinde "hayır" demenin önemini her fırsatta vurgulayan bu muhalif yazarın denemelerinden ve kısa öykülerinden oluşuyor.

Aynalar, geçmişin bugüne yansımasıyla oluşan insanlık tarihinin köşe başlarında, okura soluk aldırıyor.

*
Dünyanın vicdanı: Eduardo Galeano
TÜLİN ER

'Aynalar' kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de 'resmi' tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde 'adalet' ve 'vicdan' oturuyor

En son ne zaman birine kitap hediye ettiniz? Bu demode alışkanlık, geçen mayıs ayında Hugo Chavez’in Barack Obama’ya bir kitap hediye etmesiyle yeniden canlandı. Olayın kahramanı, Eduardo Galeano’nun Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabıydı. O günden sonra da kitabın satışlarında hatırı sayılır bir artış gözlendi; sonraki üç hafta boyunca, neredeyse her gün 1500 adet sattı. 1970’lerde yayımlanmış bir kitabın, 2009 yılında bir devlet başkanına hediye edilmesi, güncelliğinin altını da çiziyordu aslında. Latin Amerika’nın halini -tarihini de arkasına alıp- anlatan bir kitabın bunca yıldan sonra hâlâ günümüzün bazı gerçekleriyle paralellikler taşıması düşündürücü değil mi?
Hugo Chavez daha sonra gazetecilere verdiği röportajında şunları söyledi: “Bu kitap, Latin Amerika tarihimiz için bir anıt niteliğinde. Tarihi, nasıl bir tarihten geldiğimizi öğrenmemizi sağlıyor.”
Latin Amerika’ya ‘ABD’nin arka bahçesi’ denmesi boşuna değil. Kuzey Amerika’nın, güneyine ve buradaki maden zenginliklerine göz dikmeyi kendine hak görmesi, Latin Amerika’da bir direnişler tarihi oluşturdu. Bu tarihe ışık tutmaya ve onu en doğru şekilde yansıtmaya kendini adamış olan Eduardo Galeano ise, Latin Amerika topraklarından çıkmış yazarlar ve devrimciler arasında haklı bir ün kazandı. Henüz Che gibi resmini tişörtlerde göremesek de -bunda üzülecek bir şey yok elbette- Latin Amerika ikonları arasında yerini şimdiden almış durumda.
Eduardo Galeano’nun yeni kitabı Aynalar, yurtdışında yayımlanışından kısa bir süre sonra Türkçeye çevrildi ve okurla buluştu. Galeano’nun son zamanlardaki yazınsal üslubunu açıkça yansıtan kitap, kısa öykülerden ve denemelerden oluşuyor. ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ altbaşlığı, birazdan sayfalarını çevireceğiniz kitabın alıştığınız tarihten farklı bir okuma vaat ettiğinin ipuçlarını veriyor. Çünkü Aynalar kitabında Galeano, olaylara alışıldık tarih kitaplarının, özellikle de ‘resmi’ tarihin baktığından bambaşka gözlerle bakıyor ve gösteriyor. Asık suratlı, neredeyse insansız bir tarihi anlatan kitapların aksine, aşkın, yoksulluğun, kardeşliğin, eşitsizliğin olduğu, insanlı bir tarihi aydınlatıyor Galeano. Bu nedenle de bütün kitaplarının başköşesinde ‘adalet’ ve ‘vicdan’ oturuyor.
Galeano’nun vicdanı tüm dünyayı kucaklayan türden. Afrika kıtasının talan edilmesine gösterdiği tepkinin aynısını, kadının erkeğin malı haline dönüşmesine ya da çocuklara uygulanan şiddete de gösteriyor. Kapitalizmin doymak bilmezliğine direnmenin onurundan söz ediyor. Dünyadaki tüm olayların nasıl zincirleme bir halde birbirine bağlı olduğunu anlatırken, dünyanın bir ucunda kanat çırpan kelebeğin gerçekten de diğer uçta kasırgalar yaratabileceğini ispatlıyor.
Unutmamak gerek
Aynalar, dünyanın başlangıcına dair efsanelerden 20. yüzyılın olaylarına kadar uzanıyor. Dinlerin ortaya çıkışı, Tanrıların öfkeleri, keşifler, icatlar... Ya hiç bilmediğimiz ya da yanlış bildiğimiz, tarihin pek çok köşe başında duruyor Galeano. Kitabın son başlığı ‘Kaybolan Şeyler’le ise Aynalar’a özlü bir nokta koyuyor:
“Barış ve adalet haykırarak doğan yirminci yüzyıl, kanın içinde boğulmuş olarak öldü ve bulduğundan çok daha adaletsiz bir dünya bıraktı arkasında.
Yine barış ve adalet haykırarak doğan yirmi birinci yüzyıl da önceki yüzyılın izinden gitmekte.
Ben çocukken, dünyada kaybolan her şeyin Ay’a gittiğine inanıyordum.
Ne var ki, Ay’a giden astronotlar orada ne tehlikeli rüyaları, ne tutulmayan vaatleri, ne de kırık umutları buldular.
Eğer bunlar Ay’da değilseler, neredeler o zaman?
Yoksa dünyada kaybolmadılar mı?
Yoksa dünyada saklanıyorlar mı?”
John Berger, Galeano için şunları söylemişti: “Eduardo Galeano yayımlamak, düşmanı yayımlamak gibidir: yalanların, eşitsizliğin, hepsinden önemlisi de unutkanlığın düşmanını. Suçlarımızı unutturmadığı için ona minnettarız. Onun şefkati yıkıcı, hakikati hiddetli.”
Gerçekten de Eduardo Galeano’nun en önemli meselesi unutmamak ve unutturmamak. Verili tarihi olduğu gibi benimsemektense onu irdelemek, farklı kaynaklardan araştırıp bağlantılar kurmak. Yalnızca Latin Amerika halkları değil, dünyanın dört bir yanı unutkanlıktan mustarip ya da unutturulma kurbanı. O nedenle, Eduardo Galeano gibi yazarları okumak, onlarla suç ortaklığı yapmak neredeyse elzem. Türkiyeli yayıncıların da bu suç ortaklığına katılması, biz okurlar açısından çok talihli bir durum.
Aynalar’a yalnızca tarih kitabı ya da yalnızca hikâye kitabı demek, onu tanımlamakta yetersiz kalacaktır. Eduardo Galeano, kalıplara sokmaktan özenle uzak durduğu olaylara yakışır, şiirsel bir üslupta yazmış metinlerini. Okurun bakış açısını, böyle ‘ciddi’ konular hakkında okurken rastlamaya alışkın olmadığımız renkli üslubuyla esnetmeyi amaçlamış sanki. Bunu başarmış da...
Sahi, en son ne zaman birine kitap hediye ettiniz?

Latin Amerika’nın hafızası
1940’ta Uruguay’ın başkenti Montevideo’da doğan Eduardo Galeano, genç yaşlarından itibaren fabrika işçiliğinden banka memurluğuna kadar çok çeşitli işlerde çalıştı. On dört yaşındayken El Sol dergisi için politik bant karikatürler çiziyordu. Çocukluğundan beri en büyük aşkı futboldu ama spordaki başarısızlığı onun sahaları uzaktan izlemesine yol açtı. (Belki de bu güzel kitapları onun futbolcu olamamasına borçluyuz.) 60’ların başlarında başladığı gazetecilik kariyeri Galeano’nun yazarlık yaşamının da dönüm noktası oldu. Kitaplarındaki akıcı üslubunu, tarih denizinde yüzerken az kelimeyle çok şey anlatabilme becerisini de gazetecilik mesleğine borçlu olduğunu söyler. Neredeyse her ülkenin makus talihi olan askeri darbe 1973’te Uruguay’ı sarstığında, bir süre Arjantin ve İspanya gibi farklı ülkelerde yaşamak zorunda kaldı. Latin Amerika’nın Kesik Damarları yazarın dünya çapında en çok satan ve bilinen kitabı olmakla birlikte, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Zamanın Ağızları, Ateş Anıları (3 cilt), Tepetaklak, Yürüyen Kelimeler, Söz Mezbahası ve Biz Hayır Diyoruz kitapları da Türkçede yayımlandı.

‘Bu kitap çok deli bir projeydi’
Aynalar  için ‘Neredeyse Evrensel Bir Tarih’ derken neyi kastediyorsunuz?
Bilmiyorum, ‘evrensel bir tarih’ ya da bunun gibi bir şey demek bana fazla vakur ve ciddi geldi. Ben tarihçi değilim. Bu kitap çok deli bir projeydi. Zaman ve harita sınırlarının ötesine geçmeye çalışmak çılgınca bir maceraydı. Görünmeyenler üzerinden insanlık tarihini yeniden keşfetmeye, yeniden inşa etmeye çalışan, ırkçılık ve maçoluk, militarizm, elitizm ve başka bir çok ‘izm’lerin oluşturduğu, yeryüzündeki gökkuşağını yeniden keşfetmeye çalışmak için 600 kısa öyküden toparlandı. Kitabın amacı nihayetinde, hiç kimse olamamışların ağzından hiç kimse olamayanları anlatmaktı.
Son yıllarda neden kısa öyküler ve denemeler tarzına yöneldiniz? Büyük hikâyeleri anlatmak için neden bu biçim?
Enflasyona karşı savaşıyorum; parasal enflasyona değil de sözcüklerin yarattığına. Hiçbir şey anlatmayan bir dolu sözcük... Daha az sözcükle daha çok şey anlatmaya çalışıyorum. Bu bir meydan okuma. Bu yüzden, orada bulunmayı gerçekten hak eden, sessizliğe tercih edeceğim sözcükleri bulana dek, anlattığım hikâyeleri belki on-on beş kez yeni baştan yazıyorum.
Venezüella başkanı Chavez, ABD başkanı Obama’ya Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nı hediye ettiğinde ne düşündünüz?
O an bilmiyordum. Kısa süre önce ölen köpeğim Morgan’la rutin yürüyüşümüze çıkmıştık; o olaydan sonra öldü, bu da bizim son yürüyüşlerimizden biriydi. Komşum, “Tebrikler Eduardo. Çok satarsın artık. Çok satan bir yazar olacaksın Eduardo” deyince çok şaşırdım. Dehşete düşmüştüm. Çok satmak mı? Satmak istemiyordum. Neydi bu şimdi? Korkunç bir şey olmuştu herhalde. “Tebrikler, çok başarılı oldun” da ne demekti? Başarılı olmak istemiyordum. “Ne? Piyasada mı başarılı oldum yani?”
“Evet, dünyanın en çok satan adamı sensin şimdi. Dünya seninle gurur duyacak.”
Ama bu benim için kötü bir haberdi. Piyasanın en iyisi olmak istemiyordum. Sadece yazarak insanlarla iletişim kurmak istiyordum.
Eh, Chavez de yeni Oprah oldu sayılır. Bildiğiniz gibi bunu Noam Chomsky için yaptığında, o da çok satanlar listesine girdi. Şimdi de size aynı şeyi yaptı...
Aslında, çok cömert bir davranış. Gerçekten de kitap sembolik bir anlam kazandı.
Ama o kitaptan bu yana üslubum çok değişti. Artık çok farklı bir şekilde yazıyorum, tekrara düşmeyi sevmem, ‘no estoy arrepentido’, hiç sevmem, tek bir virgülde dahi.
Aslında, zenginlikle yoksulluğun, özgürlükle köleliğin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermesi açısından önemli bir kitaptır. Yani, herhangi türden bir yoksulluk karşısında masum sayılabilecek hiçbir zenginlik yok; aynı şekilde, kölelikle ilgisi olmayan hiçbir özgürlük yok.
Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nın amacı buydu, daha önce ayrı ayrı anlatılan tarihler ve tarihçilerin, ekonomistlerin ve sosyologların kullandıkları kodlanmış anlatımlar arasında bağlantılar kurmaya çalışmaktı. Bu nedenle, herkesin okuyup keyif alabileceği bir türde yazmaya çalıştım. Casa de las Americas Ödülü’nü de bu yüzden alamadı zaten, jüri kitabın ciddi olmadığına hükmetti. O zamanlar solcu entelektüeller bir şeyin ciddi sayılması için sıkıcı olması gerektiğine inanıyorlardı. Bu yüzden, sıkıcı değilse ciddi de değildi. Daha sonra, talihime bakın ki, askeri diktatörlük kitabı çok ciddi bulup yaktı. Benim en iyi reklamım ve pazarlamam da bu oldu.
 Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabından Obama’nın ne öğrenmesini istersiniz?
Kimseye bir şey öğretmek istemiyorum. Asla. Aslında, Obama ve ABD hükümeti, ya da halkı, ‘liderlik’ sözcüğünü ‘dostluk’ sözcüğüyle değiştirirlerse çok memnun olacağım. Çünkü liderlik, birinin başkaları üstündeki tahakkümünü ifade ediyor. Gerçek insan ilişkileri yataydır, dikey değil; yardımseverlik yerine dayanışma vardır ve başkalarının dayattığı hiçbir sınır ya da sınıf yoktur. Dünyanın kuzeyi, Tanrı onları güneyin öğretmenleri olsun diye yaratmışlar gibi davranıyor ve sürekli sınava çekme halindeler. Mesela, Venezüella demokratik bir ülke mi? Biz karar vereceğiz, çünkü demokrasi öğretmenleri biziz. Bu demokrasi öğretmenleri de askeri diktatörlüğün fabrikaları aslında. Yani ABD, -aslında sadece ABD de değil, bazı Avrupa ülkeleri de- askeri diktatörlük yönetimini tüm dünyaya yayıyorlar. Demokrasi öğretmeye muktedir olduklarını sanıyorlar. Bu yüzden kimseye hiçbir şey öğretmek istemiyorum. Tek istediğim, anlatılma- yı hak eden hikâyeleri anlatmak. Hepsi bu.

DÖRT ŞİİR-SAMUEL BECKETT



















1. Dieppe 

encore le dernier reflux
le galet mort
le demi-tour puis les pas
vers les vieilles lumières

2.
je suis ce cours de sable qui glisse
entre le galet et la dune
la pluie d’été pleut sur ma vie
sur moi ma vie qui me fuit me poursuit
et finira le jour de son commencement
cher instant je te vois
dans ce rideau de brume qui recule
où je n’aurai plus à fouler ces longs seuils mouvants
et vivrai le temps d’une porte
qui s’ouvre et se referme

3.
que ferais-je sans ce monde sans visage sans questions
où être ne dure qu’un instant où chaque instant
verse dans le vide dans l’oubli d’avoir été
sans cette onde où à la fin
corps et ombre ensemble s’engloutissent
que ferais-je sans ce silence gouffre des murmures
haletant furieux vers le secours vers l’amour
sans ce ciel qui s’élève
sur la poussière de ses lests
que ferais-je je ferais comme hier comme aujourd’hui
regardant par mon hublot si je ne suis pas seul
à errer et à virer loin de toute vie
dans un espace pantin
sans voix parmi les voix
enfermées avec moi

4.
je voudrais que mon amour meure
qu’il pleuve sur le cimetière
et les ruelles où je vais
pleurant celle qui crut m’aimer


1.Dieppe

işte yine son cezir
ölü çakıl
sonra yönelir adımlar
ışıkları yanan kente doğru.

2.
kumdadır benim yolum
akışında çakılın ve kumun
yaz yağmuru yağar üzerime, hayatıma
hayatım ise kaçmakta
yağmadan kaçmakta baştan sona.
huzurum orada dağılan sisin içinde
bu uzun kıvrımlı eşikleri aşındırmayı bıraktığım zaman
ve yaşadığımda açılıp kapanan
bir kapının boşluğunu.

3.

ne yapardım bu dünya olmadan yüzsüz, ilgisiz
ve sonlanacak her anın, dökülecek boşluğuna cehaletin
olmaksızın bu dalga,
ki, yutar gövdeyi ve gölgeyi en sonunda.
ne yapardım içinde mırıltıların öldüğü bu sessizlik olmadan
resimler, imdada doğru, aşka doğru
olmadan bu gökyüzü
safralı tozların üzerinde tırmanan.
ne yapardım ne yaptıysam onu dün ve daha önceki gün
ölümışığımdan bakışlarla arıyorum
kendiminkine benzer bir ayaklığı, uzakta
tüm yaşayanların girdabında
sarsan bir boşlukta
sesler arasında sessiz
gizlenmişliğimi saklayanda.

4. 
aşkım ölsün isterdim
ve yağsın yağmurlar mezarına,
üzerime, ilk ve son kez beni sevenin yasını tutup
yürürken ben sokaklarda


Çeviren: Behlül Dündar

İSA BU KÖYE UĞRAMADI-CARLO LEVİ

Italo Calvino ile Jean-Paul Sartre’ın Önsözleriyle

Carlo Levi’nin bu kitabını ilk okuduğumda çarpılmıştım. Italo Calvino da söylüyor ya, bence de doğru. İnsanları, hayvanları, bitkileri öylesine büyük bir aşkla tasvir ediyordu ki, sanki zamanın ötesinde bir şeyden, bir büyük hakikatten, bir büyük aşktan söz ediyordu. Bunu bir tek Yaşar Kemal’de gördüm ben: Kimyası yavaş yavaş bozulan, dönüşen, farklılaşan dünyada insanı insan yapan ve değişmese çok iyi olacak olan şeylerin olduğunu bunca güzel, bunca etkileyici, bunca müthiş nasıl anlatır insan? Şöyle düşünün, bir zamanlar bir dünya vardı ve o dünya güzeldi. O dünyaya birileri tanıklık etti ve o dünyayı biz artık ancak bu adamların aracılığıyla kavrayabiliyoruz. Dünyayla, doğayla ve insanla aşka benzer bir ilişki yaşayan ve aşkla yazan adamlar bunlar. Carlo Levi de bu büyük yazarlardan biri. Bence bu kitabı mutlaka okuyun. Kendinizi bulacaksınız.

*

“Tarihe bir bacağını vermiş, ama tarihin ne olduğunu bilmiyordu” 

Şudur budur, ama en nihayetinde bir yazara sorulması gereken en öz soru, -daha doğrusu yazarın her şeyden önce kendisine sorması gereken sorudur bu- sen ne anlatıyorsun sorusudur. Carlo Levi bu kitabıyla bu soruyu yanıtlayan yazarlardan biridir.
Postmodern, oyun ve numara dolu bir edebiyata alışkın insanlara oldukça demode gelebilir bu kitap. Ama bir romanın değerini profesyonel okuyucular, eleştirmenler değil, çocuklar, hayatında pek kitap okumamış ihtiyarlar, edebiyatla pek alakası olmayan kişiler görebilir. Bu iddiayı bu kitaba uygularsak bu öyküyü bir çocuk ya da kitabı arkası yarın programı dinler gibi dinleyen köydeki yaşlı bir kadın merakla dinleyecektir. Bunun nedeni çok basittir: Yazar bir şey anlatıyor. Gerçek ve dünyalı bir şey. Bir yerlerde bizim gibi insanlar, çektikleri kahır, devletin, ideolojilerin, doğanın baskısı; savaş, vergiler, fakirlik, fakirlik, fakirlik…… Bizim dilimizde ve dinimizde olmayan ama bizden insanlar, yalnız bir adam, köpeği, ağaçlar, resim sehpası, çocuklar. Dünya hep mi böyleydi? Hep böyle mi olacak? Eğer öyleyse biz ne tarafta durmalıyız? Taraf seçmezsek hangi tarafı seçmiş oluruz böylece? Bunları sorar ve kendinizce doğru ya da yanlış yanıtlar bulursunuz sonuçta.
İnsanın insana en ihtiyacı olduğu zamanlarda çıkar böyle kitapların ustalığı ortaya. Geri kalan zamanlarda ise bir kenarda bekleyip diğerlerini izlerler.

KEMAL-NİKOS GATSOS



















Ah Kemal 

Kemal′in öyküsüdür bu dinlediğiniz
Doğunun genç prensi o, hani bildiğiniz...
Soylu denizci Sinbad′a dayanır kökü
Bu dünyayı değiştirilebileceğini düşünürdü
Fakat Allah′ın iradesi daha acıdır
ve ruhu insanın oldukça karanlıktır.

Bir zamanlar doğuda
Cüzdanlar boş, sular durgundu.
Musul’da, Basra’da yaşlı bir hurma altında
Çocuklar acı içinde ağlıyordu.
Eski ve soylu bir ırkın bu genç adamı
Duyup ağıtlarını çocukların yanına geldi
Bedeviler ona baktılar hüzünle
Ve o Allah adına yemin etti:
Her şeyi değiştireceğine. 
Genç adamın korkusuzluğunu öğrendiklerinde
Kurt dişli ve aslan yeleli krallar yola çıktı
Dicle’den Fırat’a, gökyüzünden yeryüzüne
Onu canlı yakalamak için koşuşturdular
Av köpekleri gibi her yönden atıldılar
Bir kanca atıp boynuna, götürdüler Halife’ye.
Siyah bal, siyah süttü o sabah yiyip içtiği
Darağacında vermeden önce son nefesini.

İki yaşlı deve ve  al renkli bir tay ile
Peygamberdi bekleyen cennetin kapısında
Beraber yürüdüler bulutların içinde
Şam Yıldız’ı eşlik ediyordu onlara.
Buldular Allah’ı tam bir ay ve bir yıl sonra
ve yüksek makamından şöyle seslendi ona:

“Ah benim acemim, çaylağım, hiçbir şey değişmez
Ateş ve kılıçtır döndüren dünyayı, insanoğlu başka bir şey bilmez.”

İyi geceler Kemal, dünya değişmeyecektir, iyi geceler….

Çeviren: Behlül Dündar

Not: Ünlü şair Gatsos′un bu şiirini komşunun en büyük bestecisi Manos Hacıdakis bestelemiştir. Bu şarkı onun en çok söylenen bestelerindendir bugün. Hemen hemen her Yunan şarkıcısı tarafından söylenir. Şairin Kemal adı ile ima ettiği kişi, evet, o bildiğiniz Kemal′dir.



NESİR FİKRİ-GİORGİO AGAMBEN

Daha çok siyaset teorisi alanındaki çalışmalarıyla tanıdığımız Agamben bu kez Nesir Fikri'yle Türkçede. İktidar, komünizm, adalet, barış gibi politik temalar bu kitapta da var, ama dil, hakikat, aşk, unutuş, temsil, mutluluk, ölüm ve müzik gibi daha yaşamsal ve sanatsal temaları da içine alan daha geniş bir alandayız. Agamben kitap boyunca Kafka, Melville ve Dante'den Aristoteles, Heidegger ve Benjamin'e bir dizi yazar ve düşünürle diyalog halinde geliştiriyor fikirlerini. Düşünceye teori ve deneme dışında farklı bir mecra, farklı bir "nesir" arıyor: Aforizma, kısa hikâye, bulmaca, fabl, mensur şiir gibi bugün neredeyse elimizden kaçıp gitmiş formlara başvuruyor; bu yolla doğrudan deneyimlerimizdekine benzer bir yaşanmışlık hissi yaratmayı amaçlıyor. Başka bir dil, başka bir hakikat arayışında uyanışı, farkındalığı, hafızayı canlandırmayı başarıyor gerçekten de.
       "Düşler ve hatıralar, yaşamı sözcüklerin ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu hafıza karşısında korunaklı kılarlar. Zihinde belirmeden bir hatıradan diğerine atlayan hatırlanamayan, aslında unutulmayandır. Bu unutulmayan nisyan dildir, insanın sözüdür.
       "Rüyanın kendi noksanlığından türettiği bu vaat, bizi düşüncesizliğe döndürebilecek kadar güçlü bir berraklık vaadi, bizi çocukluğa döndürebilecek kadar başarılmış bir dil vaadi, kendisini 'idrak edilemez' olarak görecek kadar egemen bir akıl vaadidir." 


Aşk Fikri, s. 55. Yabancı biriyle mahremiyeti yaşamak ve bunu ona yakınlaşmak ya da onu tanımak için değil de uzaktaki bir yabancı olarak tutmak için yapmak: görünmez – öylesine görünmez ki adı tümüyle içerir onu. Ve rahatsız durumdayken dahi, günler boyu, her daim açık yerden, varlığın –o şeyin– sonsuza dek açık kaldığı batmayan ışıktan başka bir şey olmamak....


İktidar Fikri, s. 65-66.

Aristoteles'in dehasının ürünü olan o iki kategori, potansiyel ve eylem, belki de sadece hazda, artık stereotipleşmiş matlıklarını kaybedip bir an için saydamlaşırlar. Aristoteles'in oğlu Nicomachos'a ithaf ettiği bir çalışmasında yazdığı gibi haz, biçimi her an gerçekleştirilen, sürekli vuku bulan bir şeydir. Bu tanımın sonucu olarak potansiyel, hazzın zıttıdır. Asla gerçekleşmeyen, sonucuna ulaşamayandır. Tek kelimeyle, acıdır. Aristoteles'in bu tanımına göre, haz asla zamanda vuku bulmuyorsa, potansiyel de esasen süre olmalıdır. Bu değerlendirmeler iktidarla potansiyel arasındaki gizli bağları açığa çıkarır. Eyleme geçildiği anda potansiyelin acısı diner. Ancak her yerde –bizim içimizde bile– potansiyeli, kendi içinde oyalanması için sınırlayan güçler vardır. İktidar bu güçler üzerinde temellenir: İktidar, potansiyelin kendi eyleminden yalıtılmasıdır, potansiyelin örgütlenmesidir. İktidar, otoritesini kesifleşen bu acının üzerinden kurar; kelimenin gerçek anlamıyla, insanın hazzını doyumsuz bırakır.
Ancak bu durumda asıl kaybolan, hazdan ziyade potansiyelin ve onun acısının anlamıdır. Bitimsiz hale gelen potansiyel, düşlere av olur, kendisine ve hazza dair korkunç kandırmacalarla vakit öldürür. Potansiyel, araçlarla amaçlar, araştırmayla sonuçlar arasındaki sıkı bağı saptırarak acının en üst seviyesini –kadiri mutlaklık– mükemmellikle karıştırır. Ama haz, sadece potansiyelin amacı olarak, mutlak iktidarsız olarak insani ve masumdur; ve acı, sadece kendi krizini, kendi çözümleyici yargısını belli belirsiz gören gerilim olarak kabul edilebilirdir. Başarılmış bir işte, tıpkı hazda olduğu gibi, insan nihai olarak kendi iktidarsızlığının keyfini sürer.

Muamma Fikri, s. 115-119.

I.

Muammanın en belirgin özelliği, kışkırttığı gizemin yarattığı beklentinin istisnasız her durumda hayal kırıklığıyla el ele gitmesidir; çünkü çözüm tam da, orada sadece muammanın görüntüsü olduğunu göstermekten ibarettir. Beyhudeliği bugün için herkesin kabulü olan bu bekleyişin kökende muammanın pathosunu kuruyor olması, başka birçok şeyin yanında, kendilerine sunulan gizlerin çözümlerini bulmayı başaramayıp kelimenin tam anlamıyla korkudan ölen kadim peygamberlerin ve bilgelerin ölümlerine dair anekdotlarda hissedilir. Ancak, muammanın gerçek öğretisi, çözümün –ve kaçınılmaz bir çözüm olacağı yanılsamasının– ötesinde başlar. Aslında hiçbir şey, artık bir muamma değil de anca onun görünümü olan bir doğrulamadan daha umutsuz olamaz. Nitekim bu, muammanın sadece dil ve dilin müphemliği ile ilgili olduğu anlamına gelir.
Muammanın olmayışı, hatta varlığı yakalamayı bile başaramayışı, hem kusursuz biçimde görünür hem de mutlak anlamda söylenemez oluşu – işte bu, karşısında insan aklının donakaldığı gerçek muammadır.
(Muamma sorununa dair Wittgensteincı pozisyon budur.)

II.

Her daim korkulan tek bir şey vardır: hakikat, daha doğrusu yarattığımız hakikat temsili. Gerçekte korku, bilerek ya da bilmeyerek temsil ettiğimiz bir hakikat karşısındaki cesaret eksikliğinden ibaret değildir: Bundan da önce korku, kendimize hakikatin bir imgesini yarattığımız, her durumda onun bir adına ve önsezisine sahip olduğumuz gerçeğinde örtük bir biçimde mevcuttur. Muammada hem ifadesini hem de panzehirini bulan, her temsilin içinde var olan arkaik korkudur.
Bu, hakikatin temsil edilemez bir şey olduğu, temsillerimizle örtmek için her daim acele ettiğimiz bir şey olduğu anlamına gelmez. Hakikat, bir temsilin gerçekliğini ya da sahteliğini kabul ettiğimiz noktadan sadece bir an sonra başlar (temsil içinde ancak şunlar söylenebilir: "tam da böyleydi işte!" ya da "yanılmışım!"). Bu yüzden temsilin hakikatten bir an önce durması önemlidir; tek gerçek temsil, kendisini hakikatten ayıran boşluğu da temsil eden temsildir.

III.

Rivayete göre, artık yaşlı bir adam olan Platon bir gün öğrencilerini Akademi'de toplamış ve onlara İyilik hakkında bir konuşma yapacağını söylemiş. Yaşlı filozof bu terimi daha öncesinde yalnızca öğretisinin en gizemli, en saklı çekirdeğini ima etmek için kullandığından, eksedrada toplanan kalabalık arasında (aralarında Speusippus, Senokrates, Aristoteles ve Oponte'li Philippus da varmış) haklı bir beklenti, hatta bir tedirginlik hasıl olmuş. Ama filozof konuşmaya başlayıp da tüm söylevinin yalnızca matematik sorunlarıyla, sayılarla, çizgilerle, düzlemlerle ve yıldızların hareketleriyle ilgili olduğu ortaya çıktığında ve filozof konuşmasının sonunda İyilik'in Bir olduğunu söylediğinde, öğrenciler önce şaşakalmışlar, ardından da içlerinden bazıları sessizce salonu terk edene dek birbirleriyle bakışıp kafa sallamaya başlamışlar. Aristoteles ve Speusippus gibi sonuna kadar kalanlar bile utanç içinde sessizliğe gömülmüşler.
Böylece, o zamana dek öğrencilerini problemleri tematik biçimde ele almaya karşı uyanık olmaya davet eden, yazılarında kurmacalara ve hikâyelere yer veren Platon, öğrencilerinin gözünde bir mite, bir muammaya dönüşüvermiş.

IV.

Derin düşüncelerin ardından, tek meşru yazma biçiminin, okuyucularını kendi yazdıklarının ortaya çıkarabileceği hakikat yanılsamasına karşı bağışık kılan bir yazma biçimi olduğuna inanmaya başlayan bir filozof varmış. "İsa'nın ya da Lao-Tse'nin," der dururmuş, "bir dedektif romanı yazdığını ortaya çıkarsaydık, bu gözümüze yakışıksız görünürdü. Benzer şekilde, bir filozof problemler hakkında bir tez öne süremez ya da kanaatini beyan edemez." Bu nedenle ölüm döşeğindeki Sokrates'in bile hor görmediği ve okuyucuyu iyi niyetle, kendilerini çok da ciddiye almamaya davet eden apoloji, fabl, efsane gibi basit ve geleneksel biçimleri takip etmeye karar vermiş.
Ancak başka bir filozof, böylesi bir seçimin gerçekte çelişkili olduğunu; çünkü yazarın bu niyetinde, kendisiyle ifadesi arasına mesafe koymak zorunda kalacak kadar ciddi olduğu varsayımına dayandığını göstermiş. Eski fablların öğretme niyetinin kabul edilir olmasının tek nedeni, asırlar boyu sonsuz kez tekrarlanıp değiştirilmeleri ve esas yazarları konusunda hiçbir şey bilinmemesiymiş. Diğer yandan, diye devam etmiş itirazı getiren filozof, her türden kandırma ihtimalinden kaçan yegâne niyet, her türden niyetin mutlak yokluğudur. Şairlerin, onlara sözcüklerini dikte ettiren ve seslerini ödünç veren Esin Perisi imgesiyle ifade ettikleri şey tam da bu niyetsizliktir. Ancak felsefede bu mümkün değildir: İlham edilmiş bir felsefenin gerçekte ne anlamı olurdu ki? Tabii felsefeye özgü bir Esin Perisi bulunmadığı müddetçe; Tebaililer'in Sfenks dedikleri o en eski perilerin şarkısı gibi, hakikatinin üstündeki örtüyü her kaldırışında paramparça olacak bir ifade bulunamadığı müddetçe...

V.

Tüm alametlerin belirdiğini, insanın dile mahkûmiyetinden kurtulduğunu, olası tüm soruların cevaplandığını ve söylenebilecek her şeyin söylendiğini varsayalım – insanın bu dünyadaki yaşamı nasıl olurdu o zaman? "Ama can alıcı sorunlarımıza değinilmedi bile," diyeceksin. Gülmek ya da ağlamak için hâlâ bir arzu duyacağımızı varsayarsak, neye güler, neye ağlardık? Eğer bizler dilin mahpuslarıyken, bu duygular dilin yetersizliğinden, sınırların üzücü ya da neşe dolu, trajik ya da komik tecrübesinden başka bir şey değilse ya da olamıyorsa, o ağlamaya veya gülüşe ne olurdu peki? Dilin tamamen gerçekleştirildiği, sınırlandırıldığı yerde insanlığın başka bir kahkahası, başka bir ağlayışı başlardı.

Celal Fedai, “Nesir fikri nereden doğar?”, Kitap Zamanı, 2 Mart 2009

Çocukluğumun geçtiği köyde yetişen meyveleri toplama işi çoğu zaman biz çocuklara düşerdi. Bu zevkli işi bir yandan topladıklarımızdan yiyerek bir yandan da düşlere dalarak yapardık. Çocukların zayıf bedenleri, doğrusu dokusu gevrek kayısı ağaçlarından meyve dermeye çok mahirdi.
Elma için de aynı şey söz konusuyken, sözgelimi ceviz çırpma işi büyüklerindi. ‘Cerek’ denilen uzun sopalarla düşürülen cevizleri çocuklar ancak yerden toplamaya ehil görülürdü. Ceviz dallarına tırmanmakla yetinirdik. Ceviz mevsiminin öncesinde gelen üzüm mevsiminden bu burukluğa alışık olan bizler, meselenin üzerinde fazla durmazdık. Geniş yaprakların altında parlayan türlü renkleri ile üzüm salkımlarını kesmekte yaşadığımız güçlük ortada idi çünkü. Salkımın arasına yapraklar girmiş olurdu kimi zaman. Ellerimizle tuttuğumuz salkımı üzüm çıbığından bıçkıyla ayırdığımızda koca salkımı yere düşürdüğümüz çok olurdu. Meyve taneleri ile üzüm salkımını, bu deneyimle bir kez daha ayrımsardık. ‘Salkım’ denilen şey, aynı meyvenin biraradalığı değildi sanki: Adını koyamadığımız başka bir şeydi salkım... Bana kalırsa Giorgio Agamben’in Nesir Fikri, çocuklukta adını koyamadığımız, aslında tüm kişioğullarının da kendi benliklerinde bir şekliyle deneyimlediği bu halin, yazmakla yüz yüze kalan kişilerde hükmünü yürüten ontolojik benzerliği ile başlayıp bitiyor.
Agamben’den öğrendiğimize göre İmparator I. Iustinianos, M.S. 509’da Atina felsefe okulunu kapattıktan sonra, o sırada okulun başında bulunan Damaskios, öğrencileriyle birlikte Pers hükümdarı I. Hüsrev Anuşirvan’a sığınıyor. Bu ilticanın sonrasında ömrünün kalanını ‘İlk İlkelere Dair Çıkmazlar ve Çözümler’i yazmaya hasreden Damaskios’un, ömrünü hasretmekle işi kolaylaşmıyor elbet: “Düşünce, düşüncenin başlangıcına dair bir soruyu nasıl ortaya atacaktı? Başka bir ifadeyle insan, idrak edilemez olanı nasıl idrak edecekti?” Yaşlı filozof, bu yolda kendinden evvelce yürüyenlerin peşinde yol almıştır ama derdinin imgesi, çocukluğunun geçtiği Şam’a dair bir anıda, yerini ayırtmış bir boşluk olarak belirir: “Aradığı tam da harman yeri gibi bir şey değil miydi? Düşünce ve dilin yaba gibi her şeyin çöpünü ayıkladığı, düşünülemez ve konuşulamaz o harman yeri.” Agamben, Nesir Fikri’nde işte bu harman yerindedir ve oraya ilişkin düşünmektedir.

Bir fikrin eşiğinde

Agamben’in eserinin ‘eşik’ inde sunduğu bu ‘hikâye’de, bizim hikâye kelimesinin iki yanına iliştirerek onu bir terim olmaktan azade kıldığımız tırnak işareti de var, modern şiirin anjambmana yönelerek klasik şiir karşısında varlık bulma mücadelesi de. Harman yeri, insanın eyleme halinde fikrettiği yerdir. Sapla saman yaba ile ayrılmadan önce başaklar dövenle gevşetilmiştir. Eylenenler hep bilenen şeylermiş gibidir görünürde, fakat işin aslında, dilde konuşmayı başlatan ıslaklığın ya da bunun tam tersini doğuran, susmakla dilin damağın kuruması halinin, yani fikretmenin, kişinin kendiyle ve çevresiyle bağıntılı doğası vardır. Bu, bir fikrin daha eşiğindeyken fikirler salkımını kendi için düşünülebilir kılma edimidir. Nesir Fikri bizi burada, bırakın çocuk kalarak merakla devinmeyi, bir bebek gibi lâl olarak ikamete zorluyor. Bir övgü olarak söylemiyorum bunları, birer tespit de değil. Okurun, bu dediklerimin kitapta yeri olduğundan kuşkusu olmasını istemem; fakat daha başında şunu da bilmeli ki, “Duygularımız, duyularımız bize vaatlerde bulunmuyor artık. Şaşaalı fakat faydasız ev hayvanları gibi bir kenara çekildiler.” diyerek, müzik yerine şamataya maruz bırakılıp insan ruhunun müziğini kaybettiğini ilan eden bir yazarla ve onun ‘ağyarını mani etrafını cami’ bir eseri ile karşı karşıyayız.
Eserin neleri vazettiğini kurgusu üzerinden anlatmak sanırım daha işlevsel olacak. Yazar, biri kitabın başında biri sonunda iki ‘eşik’ arasında inşa etmeyi tercihe şayan bulmuş eserini. Bu demek ki, sürdürülen inşa faaliyeti ‘eşik’in uzamındadır. Düşünmenin öncesinde ve düşünme sürecinde düşünceyi etkileyen, belirleyen ya da varlığıyla, söz açılmasıyla kendini hissettirse de düşünce üzerinde herhangi bir etkisi, belirleyiciliği olmayan otuz üç bahsi ise üç bölümde gruplamış. Bu bahislerin bazıları şunlar: Konu Fikri, Biricik Fikri, Esin Perisi Fikri, Çalışma Fikri, İktidar Fikri, Komünizm Fikri, Utanç Fikri, Çağ Fikri, Bebeklik Fikri. Bir fikrin daha eşiğinde o fikri belirleyen, etkileyen ama tam da bu sayede onu bir ‘fikir’ kılan fikirler salkımı bütün bu bahisler. Nesir karşısında şiirin varlık buluşu, esin perisinin ya da sebepler manzumesinin yazılanlarda kendini belli edişi ya da saklayışı, yazgısını sevenin ‘adil insanın ikamet ettiği hakikat’e yönelme iradesi ve tüm bu seyirlerde yol alanın, çalışmakla kendini aptallaştırma tehlikesi altında oluşu: “Çalışan kişi, bir şoka maruz kalıp kendisine çarpan şeyden dolayı aptallaşan, onun ne olduğunu anlamayan ve onu geride bırakacak gücü kendisinde bulamayan kişiyle aynı konumdadır.” İlk bölümün iç dikişlerinden en görünenlerdir bence, bu düşünceler. Fikretmek durumunda kalanın farkında olsun ya da olmasın, eğleşmek durumunda kalacağı meseleler, Nesir Fikri’nin ilk bölümüne gelip yerlerini kendileri seçercesine, doğallıkla yerleşmiş. İkinci ve üçüncü bölümlerde ise, bu yerleşik düşüncelerin dış dünya ile kendini sınaması söz konusu.
Kafka’ya sık sık gönderme yapan yazar, bu ‘utanç verici’ noktada da ondan bir çıkış buluyor düşüncelerine. Joseph K.’nın kendini utançtan kurtarmayı değil utancı kurtarmayı seçmesi ve Kafka’nın onun için “Ona göre, utancı onu yaşatacak” deyişi, yazar için anlamlıdır. Agamben, içinde bulunduğumuz çağın, kendini ne pahasına olursa olsun başka çağlardan ayırma arzusunun sayrıl yanlarını ve tercih edilmesi gerekeni de bu utancın ardından sunuyor: “Bu yüzden de yeni sanat ya da düşün eserleri istemiyoruz; başka bir kültür ve toplum çağı istemiyoruz. İstediğimiz, çağ ve toplumu gelenek içinde dolanıp durmaktan kurtarmak, onların içinde kısılıp kalan –tehir edilemez, devirsel-olmayan– iyi’yi ele geçirmek.”
Nesir Fikri, bana kalırsa ilk anda içindeki resimlerin sevimliliği ve şiirsel kurgusuyla, yazarının da söz açtığı ‘ebedi çocukluk’ duygusuyla yaklaşılabilecek, lakin harman yerinin tüm incelikli uğraşlarında sap saman yuttuktan sonra okuru için bir ‘cep kitabı’ haline dönüşebilecek bir eser. Çevirmenin nefis Türkçesini, Metis Yayınları’nın editör desteği taçlandırabilseydi, yabayı bilmeyen kentli okura daha yararlı olurdu sanırım. Zira eserin kimi yerlerinde Grekçe kelimeler, cümleler küçük izahlarla notlandırılmak bir yana olduğu gibi yazıldıkları alfabede bırakılmış. Bunların Nesir Fikrine yönelmede bir engel olmadığı söylenebilir fakat engelin ta kendisi bazen böyle, düşünce harmanının bileni olarak orada bulunmakla tebarüz eder. Oysa orada kimse esin perisini nikâhlayamadığı gibi ustalığı da nikâhlayamaz. Kesilen salkım ‘pat’ diye, toprağa düşüverir.

Semih Gümüş, “Nesir Fikri”, Radikal Kitap Eki, 19 Şubat 2010

Düzyazının doğası gereği yararcı olduğunu söyler Sartre. İçinden çıkılması zor bir açıklık içinde karşımıza çıkan düzyazı, bazen şiirle iç içe geçmiş görünür ve şiirin iç biçim özelliklerini kullandığı söylenirken, şiirsel de olmaya başladığı yerde yazınsal olmaktan çıkmaya başlar. Nesirin er geç başkalaşıp şiir biçimini alacağını savunurdu Memet Fuat sanırım olmayacak bu. Ses ve ritim, sözgelimi Sait Faik’in birçok öyküsünde olduğu gibi, şiirin varlığını mı gösterir? Bunu dersek öykü ya da romanın yazınsal doğasını açıklamakta güçlük çektiğimizi söylemiş oluruz ki, onların açık biçimde öne çıkarmadığı yerde de ses ve ritim yazınsal öğeler olarak gizlenmiştir.
Sait Faik’in Alemdağda Var Bir Yılan ve öncesindeki öykülerini ‘Hişt, Hişt!..’i açalım, ne okuduğunuzu düşünmeden sesli okumaya başlayın ve sözcüklerin oluşturduğu bu düzyazı dilinin sesini ve ritmini dinleyin. Sözcüklerin, bazen de harflerin benzeşiminden yararlanarak işlediği bu ses ve ritim, şiirin iç biçim özelliklerine de sahiptir, ama sanırım Sait Faik’in bilinçli yapmadığı bu şiir işçiliği, onu kendi yapan yaratıcılık gizilgücünden gelmiştir belki bizim bugün onun dilinde bulduklarımızın üstünde düşünmeye gerek bile görmemişti o.

Dil ve hakikat

Giorgio Agamben, Nesir Fikri’nde Celan’ın, “Sadece anadilinde hakikati söyleyebilir. Yabancı bir dilde şair yalan söyler,” sözünü aktarıyor.
Romancının hakikati yabancı dilerde arayışını ya da Türkçenin hakikati yansıtmakta yetersiz görülmesini nasıl değerlendirmeli? Öte yandan, kitle kütürünü yazdıklarının gerçeklik alanı olarak görmek romancıya özgüdür de, şair ya da öykücü bu gerçekliği paylaşmaya gönül indirmez. Yaratım sürecinin zihinsel bir süreç olarak yaşanması, yazınsal metnin ilkin zihin içinde ortaya çıktığını gösterirse, şiir ya da öykünün yaratıcılık düzeyinin romanın hep önünde olduğu öne sürülebilir mi?
Bu gerçeğin kaynağında sözcükler var; daha bütüncül bir dil yokken var olan sözcükler şiiri yaratmıştı. Sözcükler şairin dili olarak çıkmışsa ortaya, neden sonra oluşan bütüncül dil toplumsallaşmanın ahlakını da verir. Öte yandan, edebiyatın dışındaki gerçek hayatta söylenmeyen sözü yazınsal dil sanki ilk kez söyleniyormuş gibi ortaya koyabilir. Sözcüklerin yaratma becerisinde bir başlarına kalma çaresizliğine uzanan el, dilin niteliksel bir sıçramayla ulaştığı anlamlandırma ve yaratma becerisidir; üstelik bu dil neden sonra bir söylem yaratma düzeyine de çıkar ki, asıl nedeni edebiyatın zorunlu gereksinimlerine karşılık verme fırsatını bulmasıdır.

Zihinsel süreçler

Yaratıcı yazı bitimsiz bir uğraş, insanın yüksek nitelikli edimlerinin zihin içindeki en zengin gerçekleşme alanı. Yazarın kendi sözcüklerinin içinden çıkardığı dünya tümceden tümceye metni oluştururken, yalnızca yazarın zihinsel yetileri içinde oluşmaz. Aynı yaratım sürecinde başka kitaplar arasında geçen zamanlara da gerek duyulur. Sonra merak girer devreye, itici güç olarak; edebiyatın aldığı yeni biçimlere uygun biçimler nasıl bulunabilir, yakın gelecekte gene şimdiki gibi mi yazacağız ve bunlar gibi sorular, yazarın kendisiyle yüzleştiği basamakları oluşturur.
Aslında edebiyatımız, dilin bu doğurganlığı içinde düşünüldüğünde, ilk bakışta görünenden daha büyük bir gizilgüce sahip, ama bu gizilgücün bütününün harekete geçirilemediği de kuşkusuz. Nesir Fikri’nde, “Potansiyel, bir yandan, potentia passivita, yani pasifliktir, saf ve neredeyse sonsuz bir sabretme halidir; diğer yandan, potentia activa, yani aktif potansiyel, önü kesilemeyen harekete geçme dürtüsü, eylem itkisidir,” diyor Agamben.
İçe dönük olan yeniliklerin izini sürerken, her zaman sabrını da sınıyor. Kendini kabul ettirecek gücü toparlamak ve olası tepkileri karşılayabilmek için, uyuyan gizlgücünü olur olmaz hareket geçirmekten kaçınıyor. Agamben, “Potansiyel durumunda uzun süre kalmaktan daha acı bir şey yoktur,” derken, doğanın sırlarıyla değil de, insan ve bireylik savaşımı veren bütün tekil varlıklar adına konuşuyor. Oysa edebiyatımızın dışa dönük yüzünün hem etkin olduğu, hem de sık sık yaptığı ataklarla bütünü temsil etmeye çalıştığı söylenebilir. Gizilücünü saklamadığı için de, kendini bütün gövdesi ve kollarıyla ortaya koyabiliyor.
Birinin kullandığı sözcükleri öbürünün kullanmadığı edebiyat, yalnızca bize özgü değildir, dolayısıyla bir garabet gibi alınmamalıdır. Sonunda kendisinin kitle kültürünün de bir parçası gibi alınmasını olağan gören edebiyatın farklı bir dil de yaratması gerekir. Tatlı suya daldırılmış sözcükler belki suya yazdırmaz yazıyı, ama bıraktığı etki dirsek acısı gibidir, düşük voltajlı bir çarpılma, şaşkınlık, belki kısa süreli hayranlık ve üstüne basılıp sonrakine atlanan.
Yenilikçiliğin sınırlarında dolaşanlarsa, “yaşamı sözcüklerin ejderha kanına daldırır, bu şekilde onu hafıza karşısında korunaklı kılarlar.” İzi çıkmaz, anlamı unutulmaz, verilen emek oranında içselleştirilir, bellek yitimine verilmiş doğal ilaç gibidir, yan etkisiz.
Zamane gönüllüsü romancı, eski zaman hikâyeleri yazdığında bile güne uygunluğun sarhoşluğunu yaşar; oysa birçok dili bir arada yaşayan Bilge Karasu, okurun yazdıklarıyla ilişki kurmasının güç olabileceğini düşünmek yerine, Türkçenin olanaklarının yüksek düzeyli edebiyat için de yeterli olduğunu göstermiş oldu. Türkçe, yüz bin sözcüğü bir arada kullanılabildiğinde de yetersiz bir dil sayılır mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca sanırım bunu hiç düşünmedi, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday ya da Türk şiirinin öteki uç beyleri de, Türkçenin üstelik şiirin doğası içinde sürekli soyutlanabilen zenginliğinden kuşku duymadıkları gibi, yeni olanı da sınırlı görmediler.
Yaratıcı yazarın sözcük dağarının ulaşabildiği sınırlardır asıl olan; sonunda, sınırları çizilmiş bir dil içinde yaşadığını düşünmüyorsa yaratıcı yazar, o dil içinde verilmiş anlamların, verilebilecek anlamların hâlâ küçük bir bölümünü oluşturduğunu da düşünür. “Her yaşamda yaşanmamış bir şeyler vardır, her sözcükte söylenmemiş bir şeyler oluğu gibi,” diyor Agamben. Yazının ahlakından söz ettiğimizde de Hermann Broch’un, “Yaşamın o zamana kadar bilinmeyen bir yanını keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır,” sözünü amentülerimiz arasına alabiliriz, bu arada sözcüklerin o güne dek bilinmeyen anlamlarını keşfetme ödevini de onun altına yazarak.
Yazarın yarattığı metin, hayatın kefedilmemiş gizlerine bir bir sokulurken, Oscar Wilde’ın, edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu biçimindeki, bir başına alınırsa yalnızca güzel bir söz olarak kalacak sözünün anlamı yalın biçimde ortaya çıkmaya başlar. Edebiyatımızın dili kendi yurdu olarak yeterince yaşamadığı ya da o yurdun belli bölgelerini tanımakla yetindiği söylenebilir; ama bu arada hayatın yalnızca yaşayarak keşfedilmeyeceğini, dilin de hayattan öğrendiklerimizden daha çoğunu anlatabileceğini unutmadan.

*
“Her yaşamda yaşanmamış şeyler vardır, her sözcükte söylenmemiş bir şeyler olduğu gibi.”

Homo Sacer adlı başyapıtın yazarı, yaşayan en önemli düşünürlerden Agamben’nin bu kitabı nedense bana onun bir vasiyet çalışması gibi görünmüştür hep.

Kitabın adı Nesir Fikri olsa da, toplam 33 kavram ve konu üzerine  – dil fikri, aşk fikri, utanç fikri, çağ fikri, mutluluk fikri, ölüm fikri, komünizm fikri…vb-  yazı var.  Bütün bu konuları da biraz buruk ve şiirsel bir dille anlatıyor Agamben. Kafka’dan Dante’ye, Antik Felsefeden Budizme birçok yazar ve düşünce sistemlerini bir de onun yorumları ile okuyoruz.

Her biri sanki çok uzun metinler –hatta küçük birer kitap- imiş ve bunları bir veya birkaç  kez daha süzgecinden geçirdikten sonra yapıtına almış yazar. Bu açıdan hem şanslı hem de şansız olduğumuz söylenebilir, ki bu da kitabın ruhuna oldukça uygun düşmektedir.

B.Dündar

LA FİN DU PARADİS-PİERRE GUYOTAT





























La Fin du Paradis – Cennetin Sonu
IV.

…..
karanlık yolların içinde bulacaksın kendini
düşen kayalar altında ve uçak leşleri,
buna hazır mısın?
senden başka herkesindir bundan böyle Mare Nostrum,
ki, yüzünden gitmeyecek dalgalarının tırnak izleri.


ve belki de kalbin,
uçarken gökdelen camlarına çarpa çarpa düşen bir kuş olacak.
yavaşça düşebilecek misin,
dikkat çekmeden, acısız?
uzaklarda kalacak kendini adadığın yakınlar
başka bir sahneye dönüşecek birden bire dünya,
yabancı ve soğuk ve anlayışsız.
‘belki de bu tepenin arkası ’ diye bir deyim çıkmayacak dudaklarından
kaldırıp kendini atacak sokaklar

ve küfürler, ve siren sesleri ve sis
bir ağaca uzun uzun bakan cılız sokak köpeği
yağmur altında çocukların dövdüğü,
ve ölesiye kederli.


bir de kendinden başka herkesi affetmek zorunda kalmak
bunu kendine açıklayabilecek misin?

‘sonra’ diyecek anlatan, ‘sonra; yani onun için hep bir şimdi…’

yabancı kalacaksın kendi öyküne
ansızın yerinden kalkıp giden bir Ay
üst üste yığılı taşlar, yağmurla yağan
birinin gözleri gece

yanlarından hep uzun aktığın o ırmaklar
çoktan dökülmüş olacak bir denize.


ve yine biliyorum ki:
senin bunları anlaman için
şu an anlamaman gerek tüm bu söylenenleri.

Çeviren: Behlül Dündar
Not:
Yukardaki şarkıyı Sylvie Vartan söylüyor: “Oh maman Je l’aime – Ah anne seviyorum onu”

1 Haziran 2012 Cuma

BİR FİNCAN ÇAY-KATHERINA MANSFIELD

Rosemary Fell tam olarak güzel değildi, hayır, ona güzel diyemezdiniz.Hoş? Şeyy, belki parçalara ayırırsanız...Ama niye bir insanı parçalara ayıracak kadar zalim olasınız? Kadın genç, pırıl pırıl, son derece modern, çok şık giyinen, en son çıkan kitapları gayet güzel okuyarak insanı şaşırtan biriydi verdiği partiler gerçekten önemli kişilerin katıldığı hoş partilerdi ve ressamların---kendi keşfettiği  tuhaf yaratıkların, bazıları kelimelerle anlatılamayacak kadar korkunç ama bazıları oldukça prezentabl ve hoştu.

Rosemary evleneli iki yıl olmuştu, sevimli bir oğlu vardı. Hayır, Peter değil - Michael. Ve kocası karısına kesinlikle hayrandı. Zengindiler öyleböyle, nefret uyandıracak, bunaltacak ve babadan kalmaymış gibi değil, gerçekten zengindiler. Rosemary alışveriş yapmak isteyince sizin, benim gibi Bond caddesine değil, Paris'e giderdi. Çiçek almak isterse arabası Regent caddesinin önündeki o şahane dükkanın önünde durur ve Rosemary oldukça egzotik, büyülenmiş bakışlarla bakar ve “şunlardan, şunlardan ve şunlardan istiyorum, şunlardan dört demet verin ve şu gül dolu vazoyu da, evet tüm vazoyu alıyorum, hayır leylak istemem, leylaklardan nefret ederim, biçimsizler ” derdi. Tezgahtar çocuk başını sallayıp, sanki leylakların biçmisiz olduğu çok doğruymuş gibi leylak dolu saksıyı gözönünden kaldırırdı. “Şu minik lalelerden de verin, kırmızı ve beyazlardan.” Ve peşinde sanki kucağında uzun giysiler giymiş bir bebek taşır gibi kollarında kocaman beyaz kağıda sarılı paketleri sürükleyen zayıf bir tezgahtar kızla arabasına dönerdi.

Bir kış günü öğleden sonra, Curzon caddesindeki antikacı dükkanında bir şeyler bakıyordu, bu dükkanı severdi, bir kere insan kendisine aitmiş gibi hissediyordu, ikincisi dükkan sahibi komik şekilde kadına hizmet etmekten çok hoşlanıyordu. Ne zaman kadın gelse yüzü aydınlanıyor, ellerini çırpıyordu, öyle seviniyordu ki konuşamıyordu, tabii çok iltifatkardı, hep aynı, bir şeyler vardı....

Saygı dolu alçak bir ses tonuyla “gördüğünüz gibi madam antikalarımı severim, onları sizin gibikıymet bilen nadir insanlar yerine değerini bilmeyen birine satmaktansa satmamayı tercih ederim ve derin bir nefes alarak küçük, mavi kadife kutuyu soluk parmak uçlarıyla cam tezgahın üzerine koydu.

Bugünkü parça minyatür bir kutuydu, onu kadın için saklamıştı. Henüz başka kimseye göstermemişti. Cilalanmış mine bir kutuydu öyle güzeldi ki insan kremada pişirilmiş sanırdı. Kapağın üzerinde çiçekli bir ağaç altında duran minyatür bir adam vardı. Minyatür bir kadın kollarını onun boynuna dolamıştı. Kadının şapkası ağaçtan sarkan bir çiçek yaprağından büyük değildi, yeşil kurdelaları vardı, ve ikisinin başı üzerinde koruyucu melekleri gibi pembe bir bulut duruyordu. Rosemary eldivenlerini çıkardı, bu tür şeyleri incelerken daima eldivenlerini çıkartırdı. Evet, bunu çok beğenmişti. Çok sevdi, harika bir parçaydı, bunu almalıydı. Ve krem rengi kutuyu döndürüp, kapatıp açarken ellerinin mavi kadife üzerinde ne kadar çekici durduğunu görmezden gelmedi. Kafasının gizli bir köşesinde dükkan sahibi de bunu görmeye cesaret etmiş olabilirdi. Bir kalem aldı, tezgahın üzerine yaslandı ve soluk, kansız parmakları gül pembesi, parlak parmaklara doğru çekinerek uzanırken nazikçe mırıldandı “ madam müsaade ederseniz minik leydinin korsajındaki çiçekleri gösterebilir miyim?”

Rosemary çiçeklere bakarak “harika!” dedi. Ama fiyatı kaçaydı? Bir an dükkan sahibinin duymadığını sandı sonra adam mırıldandı “yirmisekiz Gine madam”

Rosemary hiç tepki vermedi. “Yirmi sekiz Gine”Küçük kutuyu koydu, eldivenlerini tekrar taktı, insan zengin olsa bile...dalgın gibiydi, dükkancının başı üzerinde duran tombul bir tavuğa benzeyen tombul çaydanlığa gözlerini dikip baktı ve cevap verirken sesi rüyadaymış gibi çıktı “şeyy bunu benim için ayırır mısınız? Geleceğim...”

Fakat dükkancı bu herkesin sorabileceği bir soruymuş gibi çoktan başını sallamıştı bile, kutuyu onun için ömrünün sonuna kadar saklayabilirdi.
Karanlık kapı bir tıkırtıyla kapandı. Kadın dışarıda basamakta, kış öğleden sonrasına bakıyordu. Yağmur yağıyordu ve yağmurla birlikte duman çökmüş, hava da kararmıştı. Havada acı bir soğuk vardı ve henüz yanan sokak lambaları hüzünlü görünüyordu. Karşıdaki evlerin ışıkları da kederliydi. Sanki bir şeylere pişman gibi yarım aydınlıktılar. Ve insanlar hızla kahrolası şemsiyelerinin altına gizleniyordu. Rosemary tuhaf bir ızdırap hissetti. Kürk manşonunu göğsüne bastırdı, keşke minik kutuyu da göğsüme bastırsaydım diye düşündü. Tabii ki araba oradaydı. Sadece kaldırımdan karşıya geçecekti. Ama yine de bekledi. Hayatta bazı anlar, korkunç anlar vardır, sığındığı bir yerden çıkıp dışarı bakarsın korkunçtur, kimse buna bakmamalı, insan eve gidip güzel bir çay içmeli fakat tam bunu düşünürken zayıf, kara bir gençkız -nereden çıktıysa- Rosemary'nin dirseğinin dibinde bitiverdi. Sesi adeta inler, ağlar gibiydi.

Bir saniye size bir şey söyleyebilir miyim madam?

Bana mı bir şey söyleyeceksin? Rosemary döndü, kocaman gözlü, bitkin küçük şeyi gördü. Oldukça genç, yaşı kendisinden büyük değildi, kıpkırmızı elleriyle yakasını boğazına kapatmış, sanki az önce suya düşmüş gibi tirtirtitriyordu.

Bir fincan çay parası verebilir misiniz madam? Sesi kekeliyordu.
Sesinde bir sadelik, içtenlik vardı. Bir dilenci sesine hiç benzemiyordu.

Bir fincan çay mı? Demek hiç paran yok?

Yok madam.

Rosemary karanlıkta kıza baktı “Ne kadar inanılmaz!”Kız da ona bakıyordu. İnanılmazın da ötesinde! Ve birdenbire bu Rosemary'ye bir serüven gibi geldi. Alacakaranlıktaki bu karşılaşma ona Dostoyevski'nin romanlarını hatırlatmıştı. Kızı evine götürdüğünü farzetti. Ancak tiyatroda gördüğü veya kitaplarda okuduğu şeyleri yapsa ne olurdu? Heyecan vericiydi. Ve daha sonra şaşkınlık içindeki arkadaşlarına “kızı alıp dosdoğru bizim eve götürdüm” dediğini görür gibiydi. İleri doğru bir adım atarken, yanındaki solgun şeye “gel bizde bir çay içelim” dedi.

Kız sıçrayarak geri çekildi. Bir anlığına titremesi bile geçti. Rosemary bir elini uzatıp kızın omzuna koydu. Gülümseyerek “ben söylüyorum” dedi. Ne kadar sade ve nazik gülümsediğini düşünüyordu. “Niye gelmiyorsun? Gelsene, arabama binip eve gidelim ve çay içelim”

Kız “bunu istemiyorsunuz Madam” derken sesinde ızdırap vardı.

“ Hayır istiyorum, gelmeni istiyorum, ricamı kırma, gel hadi”

Kız ellerini dudaklarına götürdü ve gözleriyle Rosemary'yi okumak istiyordu.

Beni karakola götürmeyeceksiniz değil mi? Diye kekeledi.

Karakol mu! Rosemary güldü. Hayır o kadar zalim miyim? Sadece ısınmanı ve bana anlatacaklarını- her ne anlatmak istersen- dinlemek istiyorum.

Aç insanlar çabuk ikna olurlar. Uşak arabanın kapısını açtı ve birkaç saniye sonra uçarcasına gidiyorlardı.

Rosemary elini kapının kadife koluna koyarken kafeslediği küçük esirine zafer kazanmış gibi “işte oldu, artık benimsin”derken şaka yapıyordu. Şakanın ötesinde bu kıza hayatta harika şeylerin olacağını, iyilik perilerinin var olduğunu, zenginlerin kalpsiz olmadığını ve kadınların kardeş olduğunu ispat etmek istiyordu. Kıza dönerek düşüncesizce “korkma, hem niye benimle gelmeyeceksin ki, ikimiz de kadınız, eğer ben senden daha talihliysem sen de ...”

Fakat Allah'tan tam o anda araba durdu yoksa cümleyi nasıl bitireceğini kendi de bilmiyordu. Zil çalındı, kapı açıldı ve Rosemary nazikçe, koruyarak neredeyse kucaklayarak ötekini arabadan indirip salona sürükledi. Sıcaklık, yumuşaklık, hoş bir koku, tüm bunlar o kadar tanıdıktı ki, bunları daha önce hiç düşünmemişti, ötekinin bunları nasıl karşıladığını gözlemledi, harikaydı, anaokulundaki tüm dolapları, tüm kutuları açmayı bekleyen küçük zengin bir kız gibiydi.

Bonkör olmayı özleyen Rosemary “gel üstkata , benim odama çıkalım” dedi. Hem de küçük şeyi uşakların bakışlarından korumak istiyordu. Merdivenleri çıkarlarken Jeanne'yi bile çağırmamaya karar verdi, her şeyi kendi yapacaktı, harika şeyler yapacaksa doğal olmalıydı!

Perdeler çekilmiş, mükemmel lake mobilyaların üzerinde şömine alevlerinin oynadığı, altın rengi yastıklarla, gülkurusu ve mavi halılı büyük, güzel yatak odasına girdiklerinde Rosemary yine “işte bu kadar!” diye bağırdı.

Kız kapının yanında ayakta durdu, şaşırmış görünüyordu ama Rosemary umursamadı.

Kocaman sandalyeyi şöminenin yanına çekerken “gel, otur” diye seslendi. “çok rahattır, gel ısın felaket üşümüş gibisin”

Kız “yapamam Madam” diyerek kız geriye kaçtı.

Rosemary kıza doğru koştu “ama lütfen, korkmamalısın, gerçekten, ben şapkamı filan çıkartırken sen otur, sonra bitişik odaya gidip çayımızı içip ısınacağız. Niçin korkuyorsun? Ve küçük şeyi neredeyse iterek kocaman beşiğine oturttu.

Ama bir cevap yoktu. Kız kadının onu oturttuğu şekilde, elleri iki yanında, ağzı aralık öylece oturuyordu. Dürüst olmak gerekirse biraz salak görünüyordu. Ama Rosemary bunu farketmedi kıza doğru eğilerek.

“Şapkanı çıkartmak istemez misin? Güzel saçların sırılsıklam. Hem insan şapkasını çıkarırsa daha rahat hisseder değil mi?” dedi.

“Peki madam” diyen bir fısıltı duyuldu ve lime lime olmuş şapka çıkartıldı.

Rosemary “gel mantonu da çıkartalım” dedi.

Kız ayağa kalktı ama bir eliyle sandalyeye tutundu ve Rosemary mantosunu çekmeye başladı ancak bu bayağı zordu, öteki kıza zarzor yardımcı oluyordu sanki bir çocuğu sürükler gibiydi ve Rosemary'nin aklından insan yardım görmek istiyorsa bir parça, birazcık gayret göstermeli yoksa gerçekten zor oluyor diye geçiriyordu. Peki mantoyu ne yapacaktı? Mantoyu da şapkayı da yere bıraktı. Şöminenin üzerindeki raftan sigara pakedini alacaktı ki, kız çabucak, hafif ve tuhaf bir şekilde “kusura bakmayın madam ama bir şeyler vermezseniz bayılacağım” dedi.

Rosemary koşarak zili çaldı “Aman Tanrı'm ne düşüncesizim!”

“ Çay, çabuk çay getirin ve biraz da Brandi!”

Hizmetçi gitti fakat kız neredeyse haykırarak “Hayır Brandi istemem, hiç brandi içmem sadece bir fincan çay istiyorum Madam” dedi ve gözyaşlarına boğuldu.
Bu korkunç ve insanın aklını baştan alan bir andı, Rosemary kızın yanına diz çöktü.

“Ağlama küçüğüm ağlama” Ve dantel mendilini ötekine verdi. Kız sözle anlatılamayacak kadar duygulanmıştı. Kolunu kızın kuş gibi zayıf omzuna koydu.

Artık sonunda öteki de utanmayı bırakmıştı, her ikisinin de kadın olduğundan başka her şeyi unutmuştu. “Bu şekilde devam edemem, dayanamıyorum, başımın çaresine bakmalıyım, daha fazla katlanamam”

“Katlanmak zorunda değilsin ben sana bakarım artık ağlama bana rastlaman ne iyi oldu görmüyor musun? Çayımızı içeceğiz ve bana her şeyi anlatacaksın, ve söz veriyorum bir şeyler ayarlayacağım lütfen ağlama kendini bitiriyorsun!”

Çay gelmeden az önce Rosemary tam ayağa kalkmıştı ki, öteki ağlamayı kesti. Kız ikisinin ortasına sehpayı koydu. Küçük şeyin önüne bir sürü şey yığdı, bir dolu sandviç, tereyağ, ekmek ve fincanı her boşaldığında çay, süt ve şeker koydu, insanlar şekerin çok besleyici olduğunu söylüyordu kendisine gelince hiçbir şey yemedi sadece sigarasını içti ve ötekini utandırmamak için çok nazik davranıyordu.

Ve bu hafif yemeğin etkisi şaşırtıcıydı, çay sehpası götürüldükten sonra koca koltukta saçları birbirine dolaşmış, koyu renk dudaklı, derin parlak bakışlı, aydınlık yüzlü kırılgan yepyeni biri vardı ve tatlı mahmur bakışlarla ateşe bakıyordu. Rosemary yeni bir sigara yaktı başlamanın zamanıydı.

Yumuşak bir şekilde “en son ne zaman yemek yedin?”diye sordu.

Fakat tam o anda kapının kulpu çevrildi.

Bu Philip'di “Girebilir miyim Rosemary?”

“Tabii ki.”

Adam “A, affedersiniz” dedi. Durdu ve baktı.

Rosemary gülümseyerek “ önemli değil, bu benim arkadaşım bayan......”

Hala tuhaf şekilde sessiz ama artık korkmayan mahmur figür “Smith madam” dedi.

Rosemary “Smith, biraz konuşalım seninle”

Philip “Ah evet birazcık” diyerek yerdeki manto ve şapkaya göz attı. Şöminenin yanına geldi ve sırtını ateşe çevirdi. “Berbat bir gündü” diyerek bir sessiz kıza, ellerine, çizmelerine ve bir Rosemary'ye bakıyordu.

Rosemary “evet öyle değil mi? Berbat” dedi.

Philip en güzel gülüşüyle “doğruyu söylemek gerekirse bayan Smith izin verirse seninle kütüphanede bir şey konuşmak istiyorum” dedi.

Kocaman gözler adama doğru döndü ama onun yerine Rosemary cevap verdi. “tabii ki verir”. Ve birlikte odadan çıktılar.

Başbaşa kalınca Philip “baksana kim bu kız? Tüm bunlar ne demek oluyor açıklasana” dedi.
Rosemary gülerek kapıya yaslandı, “onu Curzon caddesinde buldum, benden bir fincan çay parası istedi ben de eve getirdim”

Philip “Allah aşkına onu ne yapacaksın?” diye bağırdı.

Rosemary çabucak “ona iyi davran” dedi. “ona çok iyi davran, iyi bak, henüz konuşmadık nasıl olacak bilmiyorum ama kendisini iyi hissetmesini sağla”

Philip “hayatım sen delirmişsin, biliyorsun değil mi bu olamaz”dedi.

Rosemary “Böyle söyleyeceğini biliyordum.”dedi. “ama niye olmasın? Ben yapmak istiyorum, bu yeterli değil mi? Hem ayrıca insanlar bu tür şeyleri kitaplarda hep okurlar ben de bir karar verdim,...”

Philip purosunun ucunu kırarken alçak sesle “ fakat inanılmaz derecede güzel” dedi.

Rosemary o kadar şaşırmıştı ki, kızardı “Güzel mi? Öyle mi diyorsun? Hiç düşünmemiştim”

Philip bir kibrit yaktı “Aman Tanrı'm! Kesinlikle güzel, tekrar baksana çocuğum, az önce odaya girdiğimde ağzım açık kaldı, yine de...büyük bir hata yaptığını düşünüyorum, kabaysam kusura bakma canım ama ben The Milliner's Gazetesine bakana kadar bayan Smith akşam yemeğine zamanında oturacak mı bilmek istiyorum.”

Rosemary “Seni acayip yaratık seni!” diyerek kütüphaneden çıktı ama yatakodasına değil çalışma odasına gidip masasına oturdu. “Güzel!” “kesinlikle sevimli!” ağzım açık kaldı!” Kalbi gümgüm atıyordu. Güzel! Sevimli! Çek defterine uzandı. Fakat hayır çeklerin faydası olmazdı. Çekmeceyi açtı ve beş banknot çıkarttı. Baktı, ikisini koydu, üçünü avucuna sıkıştırarak yatak odasına gitti.

Yarım saat sonra Rosemary içeri girdiğinde Philip hala kütüphanedeydi.

Yine kapıya yaslandı ve büyülenmiş gibi bakışlarla, egzotik gözlerini Philip'e dikerek “Bayan Smith'in akşam yemeğine kalmayacağını söylemeye geldim.” dedi.

Philip gazeteyi bıraktı. “A, ne oldu? Başka bir yere sözü mü varmış?”

Rosemary gelip adamın dizlerine oturdu. “Gitmekte ısrar etti, ben de zavallı küçük şeye biraz para verdim, isteğinin dışında onu zorla tutamazdım öyle değil mi?” diye de ekledi.

Rosemary saçını yeni yapmıştı, gözlerini biraz gölgeleyip, incilerini taktı, ellerini uzatıp Philip'in yanağına dokundu.

“Beni seviyor musun?” Kadının tatlı, kısık sesi adamın canını sıktı.

“Seni deli gibi seviyorum” diyerek kadına daha sıkı sarıldı. “Öp beni”

Bir sessizlik oldu.

Sonra Rosemary rüyada gibi “bugün muhteşem bir minyatür kutu gördüm, fiyatı yirmi sekiz gineymiş, alabilir miyim?”

Phipip sıçrayarak kalktı. “alabilirsin seni küçük müsrif seni!” dedi.

Ama Rosemary'nin asıl söylemek istediği şey bu değildi.
Philip diye fısıldayarak başını adamın göğsüne yasladı. “Ben güzel miyim?”


AY VE ALTI PENİ-SOMERST MAUGHAM


Kalabalığın içinde dikkat çekmeyen, sıradan bir adamdır Charles Strickland. Tanıyanlar ondan büyük işler beklemez. Kimse onun bir dahi olabileceğini aklının ucundan geçirmez. Ancak Charles'ın büyük bir tutkusu vardır: resim yapmak... Bunun için evini, karısını ve çocuklarını terk eder. Paris'te ufacık bir stüdyoda dur durak bilmeksizin çalışır, çalışır; sayısız resim yapar, üstelikresimlerini sergilemeyi şiddetle reddeder. Sonunda uzun bir yolculuğa çıkar; gözlerini kaybeder ama fırçayı elinden bırakmaz, resim yapmaya devam eder. Somerset Maugham Ay ve Altı Peni'yi yazarken ünlü ressam Paul Gaugun'in yaşamından esinlenmiş. Bu güzel roman, okuruna sanat tutkusunun ne yüce bir tutku olduğunu düşündürüyor; yaratma güdüsünün sıradan bir yaşamı nasıl da kolayca altüst edebileceğini anlatıyor.

Ay ve Altı Peni, Maugham’ın en başarılı ve değişik romanlarından biri olarak kabul edilir.
Ünlü ressam Paul Gauguin’in –romanda Charles Strickland adını alıyor tabii- yaşamının en ilginç kısmını etkileyici bir üslupla ve derin bir psikolojik atmosferle anlatıyor.

Bir sanatçının –büyük, takıntılı bir sanatçının – zihnine ve ruhunun derinlerine yapılmış bir yolculuk bu. Evini, karısını, çocuklarını durup dururken terk eden bir adamın öyküsünü anlatan bu kitap aynı zamanda bir tür dedektif romanıdır.
Strickland evini, ailesini terk edip bambaşka bir yere gittiğinde karısının verdiği tepkiyi okuyunca insan sanki yazarın yüzündeki o müstehzi gülüşü adeta görüyor. Anlatıcının araştırmalarından sonra döndüğünde – ki bambaşka biri olarak dönmüştür artık- kendisini beklyenlere çok farklı yanıtları vardır. Bazılarını söyler ve bazılarını dilinin ucuna gelse de
kendini tutmayı başarıp söylemez.

Çok güzel, etkileyici bir kitap Ay ve Altı Peni. Peki adı nerden geliyor? Okuduktan sonra bunu da mutlaka merak edeceksiniz.

Not: Bir başka baskısı Can Yayınlarından. Ay ve Altı Para adıyla. İkisi de önerilir.

KEDİLERİMLE YOLCULUKLAR-MIKE RESNICK

Onu komşumuzun garajının arkasında buldum. Emekli olup Florida'ya taşınıyorlardı ve güneye giderken nakil ücreti ödemektense eşyalarının çoğunu satılığa çıkartmışlardı.

Onbir yaşındaydım ve bir Tarzan kitabı, Clarence Mulford'un Hopalong Cassidy efsanesi veya(annem başka tarafa bakıyorsa) yasak olan Mickey Spillane romanları arıyordum. Buldum da ama sonra gerçek dünyayla yüzleştim her biri 50 Cent'ti (Kiss Me Deadly bir dolardı) ve bende sadece beş sent vardı.

Bu yüzden biraz daha araştırdım ve sonunda parama göre tek bir kitap buldum. İsmi Kedilerimle Yolculuklar, yazarı da Bayan Priscilla Wallace'dı. Priscilla değil bayan Priscilla. Yıllarca ilk adının bayan olduğunu sandım.

İçinde en azından birkaç yarı çıplak yerli kız fotoğrafının olması umuduyla sayfaları karıştırdım. Hiç resim yoktu sadece yazılar vardı. Şaşırmamıştım ismi Bayan Priscilla olan bir yazarın kitabının çıplak kadın resimleriyle dolu olmayacağını bir şekilde biliyordum.

Gün içinde Çocuk Ligine katılmayı uman bir oğlan için bu kitabın fazla kadınsı ve süslüpüslü olduğunu düşünüyordum. Nasılsa harfler kapağın yüzeyini kaplamıştı, kitap başındaki sayfalar şık satendendi, dışı kadifemsi bir kumaşla kaplıydı ve cilde iliştirilmiş saten kurdeleli bir ayıracı bile vardı. Kitabı tam geri koyuyordum ki düşürdüm ve açılan sayfada, 200 sınırlı sayıda baskının 121 incisi olduğunu gördüm.

Bu işleri değiştirmişti, beş sente sınırlı sayıda baskısı olan bir kitapa nasıl hayır derdim? Kitabı garajın önüne getirdim, parasını ödedim ve annemin bakmayı bitirmesini bekledim. (annem sadece bakar, bir şey almazdı, satın almak para harcamak demekti, annem de babam da daha ucuza kiralayabileceklerken veya daha iyisi bedava alabilecekken asla bir şeye para ödemek istemeyen kıtlık görmüş kuşağın çocuklarıydı)

O gece büyük bir karar verdim. 'Bayan' denilen bir kadın tarafından yazılmış Kedilerimle Yolculuklar isimli bir kitabı okumayacaktım fakat son harçlığımı o kitaba vermiştim. Eee, gelecek haftaya kadar başka param yoktu ve diğer tüm kitaplarımı okuyup bitirmiştim öyle ki neredeyse sayfalarında göz izlerimi görebilirdiniz.

Böylece pek heveslenmeden kitabı aldım ve ilk sayfayı okudum, sonra ikinci sayfayı ve sonra birdenbire kendimi sömürge Kenya'sında, Siam'da ve Amazon'da buldum. Bayan Priscilla Wallace öyle bir tasvir ediyordu ki, ah ben de orada olsam diyordum. Ve ilk bölümü bitirdiğimde orada olduğumu hissettim.

Daha önce isimlerini hiç duymadığım şehirler, Marakaibo ve Semerkant, Adis Ababa gibi egzotik isimli yerler ve haritada yerini bile bulamayacağım Konstantinopol gibi isimler geçiyordu.

Kaşiflerin olduğu günlerde yazarın babası bir kaşifmiş. İlk birkaç yolculuğunu babasıyla birlikte yapmış ve kuşkusuz uzak diyarlarla ilgili bu üslubunu babasından almıştı. (Benim babam bir dizgiciydi nasıl kıskandım)

Afrika bölümlerinde sağa sola saldıran filleri, insan yiyen aslanları okuyacağımı umuyordum, belki de vardı ama yazar onları o gözle görmüyordu. Afrika baştan ayağa kana bulanmış olabilirdi ama kadın altın rengi sabah güneşi ile korkuyla değil merakla dolu karanlık, esrarlı yerleri anlatıyordu.

Her şeyde bir güzellik bulabiliyordu. Paris'te bir pazar sabahı, Sen nehri kıyısında dizilmiş iki yüz çiçekçiyi veya Gobi çölünün ortasında açmış narin eşsiz bir çiçeği tasvir ediyor ve siz bunların anlattığı kadar harika olduğunu düşünüyordunuz.

Çalar saat çalınca birden fırladım, hayatımda ilk kez bütün gece uyumamıştım. Kitabı koydum, giyindim, acele okula gittim ve okul sonrası kitabı bitirmek için eve koştum.

O sene kitabı altı veya yedi kez daha okudum. Öyle ki bazı yerlerini neredeyse kelime kelime ezberlemiştim. Bu egzotik uzak diyarlara aşık olmuştum ve belki birazcık yazara da aşıktım. Hatta “Bayan Priscilla Wallace Herhangibir yer” diye bir hayran mektubu da gönderdim tabii geri geldi.

Sonra sonbaharda Robert A Heinlein ve Louis L'Amour'u keşfettim ve Kedilerimle Yolculuklar'ı gören bir arkadaşım süslü kapağı ve bir kadın tarafından yazıldığı için benimle dalga geçince kitabı rafa kaldırdım ve yıllar sonra unuttum.

Yazdığı o esrarengiz, harika yerleri hiç görmedim. Hiç bir şey yapamadım, bir isim yapmadım, asla ünlü ve zengin olmadım, hiç evlenmedim.

Kırk yaşına geldiğimde artık başıma beklenmedik veya heyecan verici hiçbir şeyin gelmeyeceğine inanmaya başlamıştım. Bir türlü bitiremediğim ve satamayacağım yarım kalmış bir roman yazmış ve yirmi yıl boşuboşuna sevebileceğim birini aramıştım. (bu birinci adımdı ikinci adım beni sevebilecek birini bulmaktı ki bu muhtemelen daha da zordu ki o aşamaya hiç gelemedtim)

Şehirden, mutsuz insanların omuzlarının çarpmasından nedense bana uğramayan tahihten gına gelmişti. Midwestern'de doğup büyümüştüm ve sonunda Wisconsin North Wood'a taşındım, en egzotik şehirleri Bayan Priscilla Wallace'ın kitabındaki Marakeş, Macau ve diğer pırıltılı şehirlerle alakası bile olmayan Manitowoc, Minnaqua Wausau gibi küçük şehirlerdi.

Haftalık mahalli gazetelerden birinde editör yardımcısı olarak çalışmaya başladım, öyle ki lokanta ve emlak ilanlarını doğru yazmak haberlerdeki isimleri düzgün yazmaktan daha önemliydi. Dünyanın en heyecanlı işi değildi ama yeterince iyiydi ve ben de heyecan aramıyordum. Gençlik ateşi, hayalleri, tutkuları gitmişti ve artık huzur arıyordum.

Şehrin onbeş mil dışında, isimsiz bir göl kıyısında küçük bir ev kiraladım. Çirkin bir ev sayılmazdı, eski moda bir verandası ve neredeyse ev kadar eski bir kanepe-salıncağı vardı. Olmayan teknem için gölün üzerinde bir iskele, evin asıl sahibinin atları için yapılmış bir yalak bile vardı. Klima yoktu ama ihtiyacım da yoktu kışın şöminenin yanına oturup son çıkan polisiyeleri okuyordum.

Yazın son günleri bir geceydi, havada biraz Wisconsin ayazı vardı. Boş şöminenin yanında oturmuş, Berlin, Prag ya da hiçbir zaman göremeyeceğim bir başka şehirde geçen silahlı kaçıp-kovalamacalı bir polisiyeyi okuyor ve hayatımın böyle mi geçeceğini düşünüyordum: Şömine yanında roman okuyan, belki dizlerinde battaniye ve tek dostu tekir kedisi olan yalnız bir adam...

Bilmem neden – belki de tekir düşüncesi yüzünden- Kedilerimle Yolculuklar'ı hatırladım. Benim hiç kedim olmamıştı ama yazarın vardı; ve kedileri onunla birlikte her yere gitmişlerdi.

Yıllardır kitap aklıma gelmemişti, hala bende olup olmadığını bile bilmiyordum, fakat niyeyse içimden kitabı bulup okumak gelmişti.

Hala içlerini boşaltmadığım kutuları koyduğum odaya gittim, belki iki düzine kitap kutusu vardı. Önce birini sonra diğerini açtım Bradbury, Asimov, Chandler, Hammet'leri karıştırdım, en dipte Ludlum, Amblers ve bir çift antika Zane-Grays'in altında birden onu buldum. Her zamanki gibi şıktı. Benim sınırlı sayıda basılmış tek kitabım.

Otuz yıldan sonra belki ilk kez kitabı açıp okumaya başladım. Ve tıpkı ilk okuduğumdaki kadar kendimi kaptırdım, her şey hatırladığım kadar harikaydı ve otuz yıl önce yaptığım gibi zaman kavramını yitirdim, bitirdiğimde güneş doğuyordu.

O sabah yapacak pek işim yoktu. Yapabileceğim tek şey artık var olmayan dünyaların, egzotik yerleri, betimlemelerini düşünmekti ve Priscilla Wallace'ın hala yaşayıp yaşamadığını merak ettim. İhtimal çok yaşlı bir kadındı ama o hayran mektubumu güncelleyip yeniden gönderebilirdim.

Öğle yemeği saatinde şehir kütüphanesinin önünde durdum kadının yazdığı tüm kitapları almaya kararlıydım. Raflarda ve kartoteklerde hiçbir şey yoktu. (burası sevimli, eski moda bir kasaba kütüphanesiydi, kitapları bilgisayara aktarmak için daha yıllar vardı)

Ofisime geri döndüm ve kadınla ilgili olarak internette araştırma yaptım. Otuz yedi farklı Priscilla Wallace vardı. Bir tanesi düşük bütçeli filmlerde oynayan bir artistti, biri Georgetown Üniversitesinde hocaydı, diğeri Bratislava'da bir diplomat, bir diğeri başarılı bir şov köpeği eğiticisi, bir başkası Güney Kaliforniya'da altız çocuk annesi, biri de pazar mizah dergisinde karikatüristti.

Ve tam bilgisayarın bir şey bulamayacağını düşünüyordum ki, ekranıma alttaki yazı geldi:

“ Wallace, Priscilla doğum: 1892, ölüm 1926. Bir kitap yazmış: Kedilerimle Yolculuklar”

1926. Hayran mektubu göndermek için o zaman da şimdi de çok geçti, kadın ben doğmadan yıllar önce ölmüştü. Birden bir yitirme duygusu hissettim ve de bir gücenme, bir insanın bu kadar genç yaşta ölmesinden ötürü gücenmiştim. Yaşanmamış tüm yılları, gittiği her yerde bulduğu güzellikleri asla görmeyecek insanlar tarafından elinden alınmıştı.

Benim gibi insanlar.

Bir fotoğraf da vardı. Eski kahverengi fotoğrafların kopyası gibiydi, kumral, iri, koyu renk gözlü, ince ve bana üzgünmüş gibi gelen bir kadın resmiydi bu. Belki de kendim üzüldüğümden öyle gelmişti çünkü otuz dört yaşında öldüğünü ve tüm tutkusunun da onunla birlikte öldüğünü biliyordum. Resmin bir kopyasını bastırdım, çekmeceme koydum ve günün sonunda eve götürdüm. Neden bilmiyorum, üzerinde sadece iki cümle vardı. Bir hayat – her hayat- bundan fazlasını hak ediyordu. Bilhassa öldükten sonra bile beni duygulandırabilen, bana dokunan -en azından kitabını okurken- , dünyanın belki bana göründüğü kadar sıkıcı ve rutin olmadığını hissettiren biriyse.

O akşam dondurulmuş yemeğimi ısıttıktan sonra şöminenin yanına oturdum ve yine Kedilerimle Yolculuklar'ı aldım ve en sevdiğim bölümleri okumaya başladım. Karlarla kaplı Klimanjaro'nun eteklerinde görkemli fil kafilesi, bir Mayıs sabahı Versay'daki bahçelerde yürürken çiçeklerden yayılan parfümler ve sonlara doğru en sevdiğim bölüm geliyordu:

“Daha görecek o kadar çok yer, yapacak o kadar çok şey var ki, böyle günlerde keşke hiç ölmesem diyorum. Öldükten sonra bile yaşayacağıma canı gönülden inanmak beni rahatlatıyor, birisi kitabımı alıp okuyunca ben de yaşıyor olacağım.”

Bu rahatlatıcı bir duyguydu kuşkusuz benim arzuladığımdan daha iyi bir ölümsüzlüktü. Ben geriye hiçbir şey, hiçbir iz bırakmayacaktım, yaşadığımı kimse bilmeyecekti. Ölümümden yirmi yıl belki otuz yıl sonra kimse yaşadığım bilmeyecekti, Ethan Owens – bu benim adım daha önce hiç duymadınız muhtemelen bir daha asla duymayacaksınız - adında biri yaşadı, çalıştı ve burada öldü, kimseye bir zararı dokunmadan yaşamaya çalıştı, başardığı tek şey de buydu.

O yazar gibi değildi belki de ona çok benziyordu. Kadın politikacı ya da savaşçı bir kraliçe değildi. Heykeli dikilmemişti, unutulmuş küçük bir gezi kitabı yazmış ve bir ikincisini yazamadan ölmüştü. Çeyrek asır önce göçüp gitmişti, Priscilla Wallace'ı kim hatırlıyordu ki?

Bir bira doldurup tekrar okumaya koyuldum. Nasıl oluyorsa her egzotik şehri ve vahşi ormanı ne kadar tasvir ederse, o kadar az egzotik ve vahşi oluyor, insan kendini evindeymiş gibi hissediyordu. Kaç kez okursam okuyayım bunu nasıl becerdiğini anlayamadım.

Verandadan gelen bir tıkırtı dikkatimi dağıttı. Kahrolası rakumlar gittikçe daha şımarıyorlar diye düşündüm ama sonra çok değişik bir miyavlama duydum. En yakın komşum bir mil ötedeydi ve bu gezintiye çıkan bir kedi için oldukça büyük mesafeydi. Ama gidip bakmam ve tasmasında adres varsa sahibine telefon etmem gerektiğini düşündüm. Ya da buranın rakumlarıyla başı derde girmemesi için kışt kıştlayacaktım.

Kapıyı açıp verandaya çıktım, gerçekten de orada bir kedi vardı. Başında ve gövdesinde sarı-kahve benekleri olan küçük, beyaz bir kediydi. Almak için uzanınca birkaç adım geriye kaçtı.

Yavaşça “sana bir şey yapmayacağım” dedim.

Kadınsı bir ses “bunu biliyor sadece biraz utangaç” dedi.

Döndüm- kadın verandadaki salıncakta oturuyordu. Bir hareketiyle kedi verandayı geçip kadının kucağına atladı.

Bu yüzü daha önce görmüştüm. Bu sabah kahverengi eski fotoğrafta bana bakıyordu. Tüm çizgilerini ezberleyene dek saatlerce incelemiştim.

Bu o'ydu.

Ben kadına bakarken “güzel bir gece değil mi?” dedi. “sessiz de, kuşlar bile uykuda”. Durdu “Sadece ağustos böcekleri uyanık, şarkılarıyla bize serenat yapıyorlar”

Ne diyeceğimi bilemiyordum sadece onu seyrediyor ve kaybolmasını bekliyordum.

Bir an sonra “solgun görünüyorsun” dedi.

Nihayet konuşmayı başardım “Gerçek gibi görünüyorsun”

Gülümseyerek cevap verdi “elbette öyle, gerçeğim”

“Siz bayan Priscilla Wallace'sınız, sizi o kadar çok düşündüm ki, hallüsinasyon görmeye başladım”

“Hallüsinasyona benziyor muyum?”

“Bilmiyorum” diye itiraf ettim. “Daha önce hallüsinasyon gördüğümü sanmıyorum o yüzden nasıl olur bilmiyorum, duraksadım, “kötü olabilirler, güzel bir yüzün var”

Kadın buna güldü. Kedi sıçradı, irkildi ve kadın kediyi nazikçe okşamaya başladı. “utanıp yüzümü kızartmak istediğine inanacağım” dedi.

“yüzün kızarabilir mi?” diye sordum ama sorduğuma pişman oldum.

“Tabii ki, ama Tahiti'den döndükten sonra pek emin değilim, orada yaptıkları şeylerden! Kedilerimle Yolculuk'u okuyordun değil mi?”

“Evet, çocukluğumdan beri en sevdiğim şeydir”

“Hediye miydi?”diye sordu.

“Hayır kendim aldım”

“Çok gurur duydum”

Kendimi aptal bir çocuk gibi hissederek “Bu kadar sevdiğim bir romanın yazarını sonunda tanıdığım için asıl ben gurur duyuyorum” dedim.

Bir soru soracakmış gibi şaşırmış görünüyordu. Sonra fikrini değiştirdi ve yine gülümsedi. Hoş bir gülümsemeydi.

“Burası çok güzel bir ev, göle kadar olan her yer senin mi?”

“Evet”

“Burada başka kimse yaşıyor mu?”

“Sadece ben”

“Mahremiyeti seviyorsun” bu bir soru değil bir tespitti.

“Tam değil, işler öyle gelişti, insanlar beni pek sevmiyorlar” diye cevap verdim.

Kahretsin şimdi sana niye bunu söyledim?diye düşündüm. Bunu kendime bile itiraf etmemiştim.

“Çok hoş birine benziyorsun insanların seni sevmediğine inanmak bana güç geliyor”

“Belki biraz abarttım, genellikle beni farketmezler”. Sıkılarak konuyu değiştirdim. “İçimi döküp seni sıkmak istemedim”

“Yalnız başınasın, birine içini dökmen lazım.bence sadece biraz kendine güvenmen gerekiyor”

“Belki”

Uzun bir süre bana baktı, “ Sanki kötü bir şey olacağını bekliyor gibi bakıyorsun”

“Senin ortadan kaybolmanı bekliyorum”

“Bu çok mu kötü olurdu?”

“Evet, çok kötü olurdu”

“O zaman neden burada olduğumu kabullenmiyorsun? Yanılıyorsan birazdan anlarsın”

“Evet tamam sen Priscilla Wallace'sın, bu tam onun vereceği cevap” diye başımı salladım.

“ Kim olduğumu biliyorsun belki sen de bana kim olduğunu söylersin”

“Adım Ethan Owens”

“Ethan” diye tekrar etti. “Güzel bir isim”

“Öyle mi diyorsun?”

“Öyle düşünmesem söylemezdim. Sana Ethan mı yoksa Bay Owens mı diyeyim?”

“Elbette Ethan de, seni yıllardır tanıyor gibiyim”, yine bir utanç dalgasının geldiğini hissettim. “çocukken sana bir hayran mektubu yolladım ama geri geldi”

“Gelse sevinirdim hiç hayran mektubu almadım, kimseden”

“Eminim yüzlerce insan yazmak istemiş ama adresini bulamamıştır”

Şüpheyle “Belki” dedi.

“Aslında tam da bugün tekrar yollamak istemiştim”

“Bana söylemek istediklerini şahsen söyleyebilirsin” Kedi atlayıp verandaya gitti. “ O çitin üzerinde tünemiş çok rahatsız gözüküyorsun Ethan, niye gelip yanıma oturmuyorsun?”

Ayağa kalkarak “sevinirim” dedim sonra tekrar düşünüp “yok oturmasam daha iyi” dedim.

Hoş bir ses tonuyla “otuz iki yaşındayım, refakatçiye ihtiyacım yok” dedi.

Onu temin ederek “bana ihtiyacın yok” dedim. “ Hem ikimizin de ihtiyacı yok”

“O zaman sorun ne?”

“Doğrusunu istersen, eğer yanına oturursam bir şekilde kalçam sana değebilir veya kazara eline dokunabilirim ve...”

“Ve ne?”

“Ve senin gerçekten burada olmadığını görmek istemiyorum”

“Ama buradayım.”


“Umarım öylesindir ama olduğum yerden buna inanmak daha kolay”

Omzunu silkti “Nasıl istersen”

“Bu gece dileğim kabul oldu” dedim.

“O halde niye oturup sadece meltemin ve Wisconsin gecesinin kokularının tadını çıkartmıyoruz?”

“Seni mutlu edecekse”

“Burada olmak beni mutlu ediyor. Kitabımın hala okunduğunu bilmek beni mutlu ediyor” bir saniye durdu, karanlığa doğru baktı. “Bugün günlerden ne Ethan?”

“17 Nisan”

“Yılı kasdetmiştim”

“2004”

Şaşırmış görünüyordu. “O kadar oldu mu?”

“ şeyden beri........” tereddüt ettim.

“Öldüğümden beri” dedi. “Ah, uzun zaman önce ölmüş olmam gerektiğini biliyordum, yarınlarım yok ve dünlerim de o kadar geride kaldı ki, fakat yeni milenyum çok şey görünüyor- doğru sözcüğü bulmak için duraksadı- müthiş”

“ 1892'de doğdun, bir asırdan daha önce” dedim.

“Nereden biliyorsun?”

“Hakkında bilgisayarda araştırma yaptım”

“Bilgisayar nedir bilmiyorum.” dedi. Sonra birdenbire “Ne zaman ve nasıl öldüğümü de biliyor musun?”

“Ne zaman evet ama nasıl bilmiyorum”

“Lütfen söyleme” dedi. “Otuz iki yaşındayım, kitabımın son sayfasını yeni yazdım ve sonra ne olacak bilmiyorum. Söylemen doğru olmaz”

“Pekala nasıl istersen”

“Söz ver”

“Söz”

Birden küçük beyaz kedi gerildi ve avluya baktı.

Priscilla “erkek kardeşini gördü” dedi.

“Muhtemelen rakumlardır, insanın başına dert olabiliyorlar”

“Hayır” diye ısrar etti. “Onun vücut dilini bilirim, dışarıdaki kardeşi.”

Gerçekten de farklı bir miyavlama geldi. Beyaz kedi verandadan atladı ve o yöne gitti.

Priscilla “kaybolmadan önce onların yanına gitsem iyi olur, bir keresinde Brezilya'dayken kayboldular ve iki gün bulamadım” dedi.

“Bir el feneri alıp seninle geliyorum” dedim.

“Hayır onları korkutabilirsin ve bu yabancı yerde kaçmalarını engellemez” Durdu ve bana baktı “ Sen iyi bir adama benziyorsun Ethan Owens, sonunda tanıştığımıza memnun oldum.” Üzgünce gülümsedi “Keşke bu kadar yalnız olmasan”

Ona dolu dolu bir hayatım olduğu ve hiç de yalnız olmadığım yalanını söyleyemeden yoldan aşağı doğru inmeye başladı ve karanlıklar içinde kayboldu. Birden geri gelmeyeceği içime doğdu, gözden kaybolurken “tekrar görüşecek miyiz?” dedim.

Karanlıktan sesi geldi “Bu sana bağlı öyle değil mi?”

Salıncağa oturup onun kedileriyle birlikte yine gelmesini bekledim. Sonunda soğuk havaya rağmen uyuya kaldım, sabah güneş salıcağa vururken uyandım.

Tek başımaydım.

Bir gece önce olanların bir düş olduğuna kendimi inandırmam neredeyse yarım günümü aldı. Daha önce gördüğüm hiçbir rüyaya benzemiyordu çünkü her ayrıntısını, söylediği her cümleyi, yaptığı her hareketi hatırlıyordum, elbette gerçekten beni ziyarete gelmemişti yine de Priscilla Wallace'ı kafamdan atamıyordum. Sonunda çalışmayı bıraktım ve onun hakkında daha çok şey öğrenmek amacıyla bilgisayarımı açtım.

Hakkında o kısa cümle haricinde başka hiçbir şey yoktu. Kedilerimle Yolculuklar yazıp aradım bir şey çıkmadı. Babasının keşifleri hakkında kitap yazıp yazmadığına baktım yazmamıştı, tek başınayken veya babasıyla birlikte kaldığı otellerden birkaçıyla bile temas kurdum. Ama hiçbiri o kadar eski kayıtları tutmuyordu.

Peşpeşe bir sürü şey yazıp aradım ama hiç sonuç vermedi. Tarih, kadını bir gün beni de yutacağı gibi tamamen yutmuştu. Kitabın haricinde yaşadığına dair tek kanıt bilgisayarımdaki iki tarih ile dokuz kelimeydi. Aranılan suçlular bile isteseler kanundan onun kadar iyi kaçamazlardı.

Sonunda pencereden baktım, gece olmuş ve benden başka herkes evine gitmişti. (mahalli bir gazetede gece nöbeti yoktur) bir yere çekip jambonlu bir sandviçle, bir kahve kapıp göle doğru yol aldım.

Televizyonda on haberlerini izledim sonra sırf onun bir zamanlar gerçekten varolduğunu kendime kanıtlamak için oturup yine onun kitabını aldım. Birkaç dakika sonra daha fazla duramadım kitabı masanın üzerine koydum ve temiz hava almaya çıktım.

Tıpkı geçen geceki gibi yine verandadaki salıncakta oturuyordu. Yanında başka bir kedi vardı. beyaz ve gözlerinin etrafında beyaz halkalar olan kara bir kediydi.

Kediye baktığımı anladı, “Adı gözlük” dedi. “Bence ismi çok yakışmış değil mi?”

“Galiba öyle” dedim.

“Şu beyaz olanı Giggle çünkü yaramazlıklar yapmayı çok seviyor.” Bir şey demedim. Sonunda gülümsedi. “Dilini hangisini kaptı?”

Sonunda “Geri geldin” dedim.

“Elbette”

“Kitabını okuyordum hayatı bu kadar çok seven bir başkasıyla karşılaşmadığımı düşündüm”

“Sevecek çok şey var!”

“Bazıları için”

“Her şey senin etrafında Ethan”

“Ben bunları senin gözlerinden görmeyi yeğliyorum, her sabah yeni bir dünyaya uyanmak gibi. Sanırım kitabını bu yüzden sakladım ve o yüzden yeniden okuyorum senin görüp hissettiklerini paylaşmak için”

“Bunları kendi başına da hissedebilirsin”

Başımı salladım “Senin hislerini paylaşmayı tercih ederim”

İçtenlikle “Zavallı Ethan” dedi. “Hiçbir şeyi sevmedin, değil mi?”

“Denedim,”

“Bunu demek istemedim”. Merakla bana baktı “Hiç evlendin mi?”

“Hayır”

“Neden?”

“Bilmiyorum” Ona dürüst bir cevap versem iyi olacak dedim “ Belki hiçbiri senin standartlarına uymadığındandır”

“Ben o kadar özel biri değilim”

“ Benim için öylesin, hep öyleydin”

Kaşlarını çattı “Kitabımın hayatını zenginleştirmesini isterim Ethan, yıkmasını değil”

“Yıkmadın, hayatı biraz daha katlanılır hale getirdin”

“Merak ediyorum....”diye düşündü.

“Neyi?”
“Burada oluşumu. Bilmece gibi”

“Bilmece kelimesi hafif kalır, inanılmaz demek daha doğru”

Telaşla başını salladı. “Anlamıyorsun. Dün geceyi hatırlıyorum”

“Ben de. Her saniyesini”

“Bunu demek istemedim” Dalgın dalgın kediyi okşadı. “Geçen geceden önce hiç geri getirilmedim, o zaman emin değildim, belki her bölümden sonra unuttum dedim ama bugün dün geceyi hatırladım”

“Ne dediğini anladığıma emin değilim”

“Ben öldüğüme göre kitabımı okuyan tek kişi sen olamazsın, olsan bile daha önce hiç geri çağırılmadım, senin tarafından bile” Uzunca bir an bana baktı. “Belki yanılıyorumdur”

“Ne hakkında?”
“Belki beni buraya geri getiren şey okunmaya olan ihtiyacım değildir. Belki sen fena halde birisine ihtiyaç duyduğun içindir.”

“Her yanımı ateş bastı sonra geçti, bir an tüm dünya benimle birlikte durdu sandım sonra ay bulutların arkasından çıktı ve bir baykuş öttü”

“Bu neydi?”
“Sana o kadar da yalnız olmadığımı söyleyecektim ama bu yalan olur” dedim.

“Bu utanılacak bir şey değil ki Ethan”
“Övünülecek bir şey de değil” Onda kimselere, kendime dahi söyleyemediğim şeyleri söyleten bir şey vardı, “Çocukken büyük ümitlerim vardı, işimi sevecek ve işimde iyi olacaktım aşık olacağım bir kadın bulup hayatımın onunla geçirecektim, senin anlattığın tüm o yerlere gidecektim yıllar geçtikçe tüm umutlarımın yok olduğunu gördüm artık faturalarımı ödeyip düzenli olarak doktorda çekup yaptırabilmek için buraya yerleştim, derin derin iç geçirdim galiba hayatımı şöyle tanımlayabilirim: Yok olan umutların tamamıyle farkına varılması.

Yavaşça “risk almalısın Ethan” dedi.

“Ben senin gibi değilim”dedim. “Keşke olsaydım ama değilim hem ayrıca vahşi yer de kalmadı”

Başını salladı. “onu kasdetmedim aşk risk almayı gerektirir, incinme riskini göze almalısın”

“Zaten incindim. Söz etmeye değer hiçbir şeyim yok,”

“Belki o yüzden buradayım bir hayalet seni incitemez”

“Tabii ki incitemez. Sen hayalet misin?”
“Hayalet gibi hissetmiyorum”

“Benzemiyorsun da”
“Nasıl görünüyorum?”
“Seni tanıdığımdan beri çok güzel”

“Moda değişir”

“Ama güzellik değişmez”

“Çok naziksin ama çok eski moda görünüyor olmalıyım doğrusu benim bildiğim dünya senin için çok ilkel olmalı” yüzü aydınlandı. “bu yeni bir milenyum neler oldu anlat”

“Ay'a ayak bastık ve Mars ile Venüs'e araçlar gönderdik”

Gökyüzüne baktı “Ay mı?” diye bağırdı. “Ay'da olabilecekken neden buradasın?”
“Unuttun mu ben risk alamam”

Tutkuyla“Yaşamak için ne heyecanlı bir an!” dedi. “Her zaman bir sonraki tepenin ardında ne olduğunu merak ederdim, ama sen, sen sonraki yıldızda ne olduğunu göreceksin!”

“O kadar basit değil” dedim.

“Ama olacak” diye ısrar etti.

“Bir gün ama ben hayattayken değil başka zaman”

“O halde hiç istemeden ölmek zorundasın, eminim ben yaptım”. Sanki her birine uçtuğunu hayal eder gibi yıldızlara baktı. “gelecek hakkında bir şeyler daha anlat”

“gelecek hakkında bir şey bilmiyorum”
“ benim geleceğim, senin bugünün”
“anlatabileceğim her şeyi ona anlattım, yüz milyonlarca insanın uçakla seyahat etmesine, arabasız kimsenin olmamasına ve Amerika'da tren yolculuğunun yok olmaya yüz tuttuğunu duyduğuna şaşırdı, televizyon fikri onu çok cezbetti bunun icadının ne büyük vakit kaybı olduğunu söylemedim renkli filmler sesli filmler, bilgisayarlar hepsini öğrenmek istiyordu hayvanat bahçelerinin daha insanca olup olmadığını, insanların daha insanca olup olmadığını sordu kalp naklinin sıradan bir şey olduğuna inanamadı.

Saatlerce konuştum sonunda ağzım o kadar kurudu ki birkaç dakika ara verip mutfağa gidip içecek bir şeyler getireceğimi söyledim bende Fanta ve Dr Pepper vardı ve bunları hiç duymamıştı birayı ise beğenmedi ben de ona buzlu çay yapıp, kendime de bir bira açtım bunları verandaya getirdiğimde kız da, Google da gitmişti.

Onu arama zahmetine katlanmadım bile, gelmiş olduğu biryere döndüğünü biliyordum.

Sonraki üç gece yine geldi, bazen tek, bazen çift kediyle, bana yolculuklarını, zamanın biz insanlara tahsis ettiği küçük penceresinden görebileceği şeyleri görmek için nasıl sabırsızlandığını anlattı ben de ona asla görmeyeceği çeşitli mucizeleri anlattım

Her gece bir hayaletle konuşmak tuhaftı. Gerçek olduğu konusunda beni temin ediyordu ben de söylerken ona inanıyordum ama ona dokunmaktan ve bir hayal olduğunu görmekten hala korkuyordum. Hernasılsa kedilerin her ikisi de benim bu korkumu biliyormuş gibi bana mesafeliydiler, bütün o akşamlar boyunca bir kez bile bana yaklaşmadılar.

Üçüncü gece kedilere doğru başımı sallayarak “Keşke onların gördüğü şeyleri görebilseydim” dedim.
Priscilla dalgın dalgın “Bazıları onları da benimle birlikte dünyanın her yerine götürmemin zalimlik olduğunu söylediler ama bence asıl zalimlik onları arkamda bırakmak olurdu” derken mırıldayan Google'ın sırtını okşuyordu.
“Kedilerin bunlar veya bunlardan öncekiler hiç problem oldu mu?”

“Elbette oldu ama birini seversen sorunlarına da katlanırsın”

“Evet sanırım öyle yaparsın

“Nereden biliyorsun? Şimdiye kadar kimseyi sevmediğini söyledin sanıyordum”

“Belki yanıldım”

“A?”

“Bilmiyorum, belki de her gece arkamı dönünce kaybolan birini seviyorum” Bana baktı ve birden kenimi çok aptal hissettim, sıkıntılı bir şekilde omuzlarımı silktim “Belki”

“Duygulandım Ethan” dedi. “Ama ben bu dünyaya ait değilim, senin gibi değilim”

“Şikayet etmiyorum” dedim. “ben her anına razıyım” gülmeye çalıştım bir felaketti “ Hem gerçek olup olmadığını bile bilmiyorum”

“Gerçeğim diyorum sana”

“Biliyorum”

“Gerçek olduğumu bilsen ne yapardın?”

“Gerçekten?”

"Gerçekten.”

Ona baktım. “Delirmemeye çalış” diye başladım.

“Delirmem”

“Seni verandamda gördüğüm andan beri kucaklayıp öpmek istedim”

“O halde niye yapmadın?”

“Sana dokunursam...yok olacağın korkusundan, burada olmadığından emin olursam bir daha seni göremem”

“Sana aşk ve risk almak hakkında söylediklerimi hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum”

“Öyleyse?”

“Belki yarın denerim sadece henüz seni kaybetmeye hazır değilim bu gece kendimi o kadar cesur hissetmiyorum”

Gülümsedi bence kederli bir gülüştü “belki beni okumaktan bıkarsın”

“Asla!”

“Ama hep aynı kitap, kaç kez okuyacaksın ki?”

Ona baktım, genç, taptaze, belki ölmesine iki, kesinlikle üç yıldan daha az vakti vardı. Önünde daha neler olduğunu biliyordum, görebildiği tek şey önünde uzanan ve bir ömür boyu sürecek harika deneyimlerdi.

“O zaman diğer kitaplarını okurum”

“Başka kitap yazdım mı?”

“Düzinelerce” diye yalan söyledim.

Gülmekten kendini alamadı “Sahi mi?”

“Sahi”

“ Teşekkür ederim Ethan beni çok mutlu ettin”

“O halde ödeştik”

Gölün oradan bir kavga gürültü sesi geldi kız hemen kedilerine baktı ama kediler verandadaydılar gürültü onların da dikkatini çekmişti.

“Rakumlar” dedim.

“Niye kavga ediyorlar?”

“Büyük ihtimalle ölü bir balık kıyıya sürüklendi, paylaşmayı pek sevmiyorlar”

Güldü “tanıyorum bazı kişileri hatırlattılar”. Duraksadı “tanıdığım bazı kişileri” diye düzeltti.

“ Özlüyor musun? Yani arkadaşlarını..”

“Hayır, yüzlerce tanıdığım var ama yakın arkadaşım sadece birkaç tane, hiçbir yerde arkadaş edinecek kadar uzun süre kalmadım sadece seninle birlikteyken onların gitmiş olduğunu farkediyorum duraksadı hiç anlamıyorum yeni milenyumda seninle burada olduğumu biliyorum fakat otuzikinci yaşgünümü sanki daha yeni kutlamış gibi hissediyorum yarın babamın mezarına çiçekler koyacağım ve haftaya Madrit'e gideceğim.”

“Madrid mi?” diye tekrarladım. “Arenadaki cesur boğaları seyredecek misin?”

Yüzüne tuhaf bir hava geldi, “Bu tuhaf değil mi?” dedi.

“Tuhaf olan ne?”

“İspanya'da ne yapacağım konusunda bir fikrim yok, ama sen tüm kitaplarımı okumuşsun sen bilirsin”

“Sana söylememi istemezsin”

“İstemem bu her şeyi bozardı”

“Gidince seni özleyeceğim”

“Kitaplarımdan birini alırsan yine gelirim” “hem ayrıca ben yetmiş beş yıldan daha önce gittim”

“İş iyice karmaşıklaşıyor”

“Böyle üzgün bakma yine birlikte olacağız”

“Sadece bir hafta oldu ama seninle konuşmaya başlamadan önce akşamları nasıl geçirdiğimi bilmiyorum”

Göldeki gürültü daha çoğaldı Giggle ve Goggle birbirlerine sokuldular.

Priscilla “kedilerimi korkutuyorlar” dedi.

“Gidip şu işi halledeceğim” dedim. Verandadan aşağı inip rakumların kavga ettiği yere doğru yöneldim

Ve geri dönünce ondan uzaklaşınca daha cesaretlenip “ belki ne kadar gerçek olup olmadığına bakacağım” diye ekledim.
Göle geldiğimde kavga bitmişti ağzında yarım bir balıkla kocaman bir rakum korkmadan bana bakıyordu onun kadar büyük olmayan iki tanesi on metre ötedeydiler hepsinin üzeri kanlanmıştı ama ciddi bir yaraları yok gibiydi.

“Hak ettiğinizi buldunuz. “Diye mırıldandım.

Döndüm ve gölden eve doğru gitmeye koyuldum kediler hala verandadaydılar ama Priscilla yoktu bir başka buzlu çay almak için içeri girdiğini düşündüm ya da belki banyoyu kullanmak istemişti ki bu hayalet olmadığının bir kanıtıydı ama birkaç dakika sonra gelmeyince tüm evi aradım.

Evde değildi, avluda değildi, eski samanlıkta da değildi sonunda verandaya geri dönüp
salıncağa oturup bekledim.

Birkaç dakika sonra Google kucağıma atladı birkaç dakika onu okşadıktan sonra onun gerçek olduğunu farkettim.

<<<

Sabah biraz kedi maması aldım. Verandaya koymak istemedim çünkü rakumların kokuyu alıp Giggle ve Goggle'ı kaçırtacaklarından emindim. Bu yüzden bir çorba kasesine mama koyup mutfak eviyesinin yanına tezgahın üzerine koydum. Kum kabım yoktu o yüzden mutfak penceresini açık bıraktım ki istedikleri zaman dışarı gidip gelsinler.

Priscilla hakkında bilgisayarda daha fazla araştırma yapma isteğine karşı koydum çünkü öğrenilecek tek şey kalmıştı nasıl öldüğü ve bunu da bilmek istemiyordum. Güzel, sağlıklı, tüm dünyayı gezen bir hanımefendi nasıl olur da otuz dört yaşında ölebilirdi? Aslanlar mı parçalamıştı? Vahşi yerliler kurban mı etmişti? Bilinmeyen tropikal bir hastalık kurbanı mıydı? New York'ta saldırıya uğrayıp, tecavüz edilip öldürülmüş müydü? Ne olmuşsa onu yarım asrını çalmıştı. O zamanda daha kaç kitap yazacağından çok daha kaç yer yere yolculuk yapıp mutlu olacağını düşünüyordum. Hayır kesinlikle nasıl öldüğünü bilmek istemiyordum.

Birkaç saat aklım başka yerde çalıştım, sonra öğleyin çalışmayı kesip acele eve, ona gittim.

Arabadan iner inmez bir şeylerin yolunda gitmediğini farkettim, verandadaki salıncak boştu Giggle ve Goggle verandadan atlayıp bana doğru koşup sanki rahatlamak ister gibi bacaklarıma sürtüntüler.

İsmini seslendim ama cevap yoktu. Sonra evin içinde bir ses duydum. Kapıya gittim ve ben içeri girerken bir rakumun mutfak penceresinden çıktığını gördüm.

Ortalık darmadağın olmuştu. Belli ki yiyecek aramıştı, ama bende sadece konserve ve dondurulmuş gıda bulunduğundan, yiyebileceği bir şey bulmak için evin altını üstüne getirmişti.

Sonra onu gördüm: Kedilerimle Yolculuklar lime limeydi. Yiyecek bulamayan rakum sanki bir öfke nöbeti geçirip hıncını masanın üzerine bıraktığım kitaptan almıştı. Sayfalar yırtılmış, kapak parça parça olmuş ve kitaptan arta kalanların üzerine işemişti.

Çocukluğumdan beri ilk kez gözlerimden yaşlar aka aka saatlerce kitabı düzeltmeye çalıştım ama düzeltilecek yanı yoktu, bu Priscilla'nın bu gece gelmeyeceği demekti, kitaptan bir tane daha bulmazsam Hiçbir gece gelmeyecekti.

Gözüm dönmüştü tüfeğimi ve ışıldağı kaptığım gibi bulabildiğim ilk altı rakumu öldürdüm. Bu beni rahatlatmadı özellikle kendime gelip de Priscilla yaptığım katliamı görse ne diyeceğini düşününce.

Sanki sabah hiç gelmeyecek gibiydi gelince koşa koşa ofise gittim, bilgisayarımı açtım, www.abebooks.com ve www.bookfinder.com dan Priscilla'nın kitabının bir baskısını bulmaya çalıştım. İkisi de okunmuş kitap satan büyük kitapçılardı. Ama tek bir tane bile bulamadım.

Vaktiyle bildiğim başka kitapçılara sordum, adını bile duymamışlardı.

Yardım ederler ümidiyle Kongre kütüphanesine telefon ettim, talihim yoktu, Kedilerimle Yolculuklar'ın resmi olarak hiç baskısı yapılmamıştı, hiç baskısı yoktu, kadının, kitabın, her şeyin rüya olup olmadığını düşünmeye başladım.

Sonunda kendisini kitap dedektivi olarak tanıtan Charlie Grimmis'e telefon ettim, zamanının çoğunu uzun zaman önce baskısı tükenmiş kitapların veya hikayelerin telif haklarını almaya çalışan antalojistler için harcardı ama parasını aldığı müddetçe kim için çalıştığına bakmazdı.

Bu dokuz gününü aldı ve bana altı yüz dolara mal oldu ama sonunda kesin bir cevap aldım:

Sevgili Ethan,
Kitabını bulmak için çok aradım, az kalsın böyle bir kitabın olmadığına dair bahse giriyordum ki, haklı olduğunu gördüm: Belli ki sınırlı sayıda basılmış bir kitap almışsın.

Kedilerimle Yolculuklar Priscilla Wallace'ın kendisi (d: 1926) tarafından sınırlı sayıda 200 baskı basılmış. Matbaa uzun süre önce feshedilmiş olan Adelman Press of Bridgeport Connecticut. Kitap Kongre kütüphanesine asla kaydedilmemiş, baskısı verilmemiş.
Gelelim sonuca, anladığım kadarıyla bu Wallace denen kadın, 150 tanesini akrabalarına, eşe dosta vermiş ve kalan ellisi ölümünden sonra muhtemelen yok edilmiş. Kontrol ettim, son oniki yıl içinde hiç baskısı satılmamış, bundan daha eski yıllara ait güvenilir kayıt bulmak çok güç, kadının tanınmamış bir yazar olmasından, kitabın kendin hesabına basılmasından ve kitabı tanıdıklarına vermesinden dolayı hala varsa onbeş yirmi kopyası anca vardır.
Selamlar
Charlie

Sonunda risk almanızın zamanı gelince bunu düşünmezsiniz, sadece yaparsınız. O öğleden sonra işimi bıraktım ve son bir yıldan beri Kedilerimle Yolculuklar'ın bir baskısını bulmak için ülkeyi karış karış dolaşıyorum. Henüz bulamadım ama ne kadar sürerse sürsün arayacağım. Yalnızım ama umudumu kaybetmedim.

Bu bir rüya mıydı? Kız bir hallüsinasyon muydu? Güvendiğim birkaç dost öyle olduğunu söylüyorlar. Kahretsin ya, ben de böyle derdim ama tek başıma seyahat etmiyorum, iki kedi bana yol arkadaşlığı yapıyor  ve tüm kediler kadar gerçekler.

Böylece ertesi günü çıkartmaktan başka işi olmayan adamın artık hayatta bir amacı var hem de önemli bir amaç. Sevdiğim kadın yarım asır erken öldü. Ona yarım kalmış yıllarını ancak ben geri verebilirim. Hepsini bir seferde veremesem de her seferinde bir akşam ve bir hafta sonu. Ama öyle ya da böyle bunu geri alacak. Dünlerimin hepsini harcadım ve onlara gösterecek bir şeyim yok ama onun yarınları için stok yapacağım.

Velhasıl tüm hikayem bu. İşimi kaybettim, paramın çoğunu da. Neredeyse dörtyüz gündür aynı yatakta iki günden fazla yatmadım. Epey kilo kaybettim ve umursamadan hala aynı elbiselerle geziyorum. Önemli değil. Önemli olan tek şey o kitaptan bir tane daha bulmak ve bulacağım.

Pişman olduğum bir şey var mı?

Sadece bir tek şey

Ona hiç dokunmadım. Bir kez bile.

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

©2012 Kitap Enstitüsü


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
 
9